Derneğimiz              
 
 

KABATAŞ DERGİSİ - SAYI 7

İçindekilere dönmek için tıklayın

Kuşkusuz bir kuruluşun gelişiminde yönetici faktörü lokomotif rolünü
üstlenmekte. Kuruluşundan bugüne sayısız değer yetiştirmiş Kabataş Erkek Lisesi, mezunlarıyla sosyal ve ekonomik yaşantımıza büyük katkılar sağlamıştır. Bu insanlardan biri de ülkemizin sayılı kuruluşlarından Deva Holding'e bağlı Deva İlaç Grubu Genel Müdürü Umur Südekan. On beş yıldır Deva Holding bünyesinde bulunan ve "En büyük hobim çalışmaktır." diyen Umur Südekan ile Kabataş Erkek Lisesi'nden iş yaşamına geniş bir söyleşi gerçekleştirdik.
 

Çok iyi hocalardan eğitim aldık

10 Eylül 1960 Bandırma doğumlu Umur Südekan, babasının görevi nedeniyle önce Antalya'ya oradan da 1963 yılında İstanbul'a gelir. O tarihten itibaren İstanbul'da yaşayan ve İstanbul'daki 42 yılın 35 yılını da Gayrettepe'de geçiren Südekan, ilk ve orta eğitimini sırasıyla Şair Nedim İlköğretim Okulu'nda ve Esentepe Ortaokulu'nda tamamlar. Ardından 1974 yılında "İstanbul'un en iyi okulu" olarak tanımladığı Kabataş Erkek Lisesi'ne kayıt olur.
 

Kabataş'ın en iyi okul olduğunu size düşündüren neydi?
Benden üç yaş büyük olan ağabeyim Ömer Südekan'ın başarısıdır. O, benim geçtiğim evrelerden geçmiş, 1971 yılında Kabataş'a kayıt olmuştu. O'nun Kabataş'ı seçme sebebi ise üniversiteye giren öğrenci sayısının fazla olması ve o öğrencilerin girdikleri üniversitelerin kalitesi ile kendini ispat eden Kabataş'ın şimdi olduğu gibi o zaman da İstanbul'un en iyi eğitim veren maarif okulu olmasıydı.
Ağabeyimin, 1974 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ni kazanması da yaptığı tercihin ne kadar doğru olduğunun bir göstergesiydi. Ailem benim de aynı yoldan gitmemi isteyince, kaydım Kabataş'a yapıldı ve 1977 yılında Kabataş'tan mezun oldum.
 

Okula başlangıç gününüzü hatırlıyor musunuz? Kabataş, beklediğiniz gibi bir okul muydu?
Kabataş Erkek Lisesi beklentilerimin çok fevkinde bir okuldu. Ben kayıt işlemleri için okula hiç gitmedim. Velim, amcamdı. Amcam beni okula götürmeden Kabataş'a kaydımı yaptırmıştı. Okula açılış günü gittim. O ilk günü çok net hatırlıyorum. İnanılmaz keyif almıştım. Deniz üzerinde bir okul, ilk defa çok sayıda ping-pong masaları, kalabalık bir ortam.
 

Daha sonraki günlerde neler yaşadınız?
Kabataş'ta sayısız hatıralarım var. Hatırlıyorum da, Gayrettepe'deki evimden 23 numaralı Taksim-Bebek troleybüsüne binerdim arkadaşlarımla. Troleybüslerin arka sahanlığı buluşma yerimizdi. Yağmurlu günlerde troleybüse binerken izolasyonu soyulmuş merdiven direklerine tutunan insanları elektrik çarpardı. Bunu izlerdik ve gülerdik. Eğer troleybüsü kaçırırsak, Dikilitaş'tan aşağıya Güzel Konutlar'a, oradan da Ortaköy'e yürürdük hep beraber. Bütün o yol boyunca da birbirimizle şakalaşırdık. Kimi zaman ise para biriktirmek için, Beşiktaş'a minibüsle iner, Beşiktaş'tan Ortaköy'e yürüyerek devam eder, birkaç gün sonra da biriken paralarımız ile gidip Ortaköy'de öğlen yemeği yerdik. Ne kadar eğlenceli günlerdi.
Takdir edersiniz ki, 14 yaşında, kendini hala çocuk hisseden birinin, birden bire böyle renkli bir dünyayla, Kabataş'la tanışması çok enteresan olsa gerek. İlk 6 ay son derece faal bir öğrenciydim. Bu nedenle Kabataş Erkek Lisesi'nin eğitim olanaklarından çok fazla istifade edemedim diyebilirim. Sadece güzelliklerini yaşadım. Ping-pong oynadım, balık tuttum. Bunlar benim çok zevk aldığım faaliyetlerdi. Tabii lise 1'in ilk döneminde bu faaliyetlerden dolayı derslerim aksadı.
Oktay Tuncer Hocamız bana sürekli takılır, veli toplantılarında anneme "Bu çocuk Kabataş'ı nasıl bitirecek?" diye sorardı. Üstelik, lisedeki başarısından dolayı ağabeyimin Kabataş'ta da haklı olarak bıraktığı imrenilen bir ismi vardı. Benim için: "Yeni Südekan geldi ama hiç eskisine benzemiyor." diyorlardı.
Biraz önce bahsettiğim sosyal faaliyetlerle geçen lise birin ilk döneminin ardından ailemin aldığı tedbirler neticesinde ders çalışmaya ağırlık vermem sağlandı. Böylece hiç ikmale kalmadan Kabataş'tan mezun oldum.
Bence, ben Kabataş'tan en güzel anılarla mezun olan öğrencilerden biriyim.
 

Not ortalamanızı hatırlıyor musunuz?
Yedinin üzerindeydi ki bu bizim okulumuz için gayet iyi bir ortalamaydı. Mezun olduktan sonra, İstanbul Teknik Üniversitesi'ne girdim. Burada da başarılı bir öğrenci olduğuma inanıyorum. Bu başarının en büyük sebebi de Kabataş'tır. Çünkü biz Kabataş'ta, ki sınıflarımız 80 ile 100 kişi arasındaydı, Kabataş Erkek Lisesi'nin tarihinde önemli yerleri olan hocalardan, çok iyi düzeyde eğitim aldık.
Biyoloji dersini Zeliha Öğüt'ten aldık. Lise 1'de fizik öğretmenimiz Rahmetli Vahit Başar, Edebiyat Hocamız Oktay Tuncer Bey'di.
Özellikle belirtmeliyim ki okul içerisinde fevkalade bir disiplin vardı. Söz konusu disiplin, özel hayatım ve iş hayatım üzerinde çok olumlu etkiler yaratmıştır.


Disiplin sizi hiç sıkmadı mı? Uyum sağlamakta zorluk çekmediniz mi?
Önceleri zorlandım ama biraz önce de ifade ettiğim gibi bugünkü disiplinim tamamen Kabataş temeline dayanmaktadır.
Ben orada ayrıca, toplum içerisinde insanın kendini gösterebilmesini öğrendim. Tahmin edersiniz ki, kalabalık sınıflarda başarılı bir öğrenci olmak için öğretmenleriniz ile diyalog içinde olmanız gerekli. Bunu davranışlarınızla, sözlerinizle, notlarınızla ya da ders dışındaki hal ve hareketlerinizle başarabilirsiniz. Bu başarı da ileriki yıllarda sizin hem iyi bir konuşmacı olmanızı sağlıyor hem de bir adım öne çıkmanızı.
Bugün büyük topluluklar karşısında konuşmalar gerçekleştiriyorum. Üniversitede ders verdim. İstanbul Sanayi Odası'nda komite, Yerli İlaç Sanayicileri Derneği'nin ise yönetim kurulu üyesiyim. Bunların arkasında hep Kabataş'ta kazandığım, kalabalık içerisinde yaşam mücadelesi verme, fark yaratarak o kalabalık gruplardan sıyrılabilme vasfı vardır.
Kabataş'la ilgili anlatabileceğim pek çok nokta var ama öncelikle Kabataş'ın bana kattığı değerleri vurgulamak istiyorum. Bu değerlerin ilki; disiplini ve geleneksel eğitimi sayesinde her daim korunarak, öğretmeninden öğrencisine kadar Kabataş bünyesindeki herkesi kapsayan birlik ve beraberlik ruhunun aşılanması, ikincisi ise okul içerisinde yaşadığımız özgür düşünce ortamının kişiliğimin temellerinin atıldığı o dönemde bana da örnek teşkil etmesidir.
Kişiliğimin temelleri Kabataş'ta atıldı. Takdir edersiniz ki 1974-77 dönemi Türkiye'nin en çalkantılı olduğu dönemiydi. Bu dönemde biz içinde politikayı barındırmayan ve gençlerin sadece eğitimle uğraşması gerektiğini gösteren bir kurum olan Kabataş'ın içerisindeydik. Kabataş, kendi içinde bölünmemiştir, çatışmamıştır. Sadece iyi bir eğitim kurumu olma vasfını muhafaza etmiştir. Bunu sağlayan en büyük etken de Kabataş'ın geleneğidir. Bizim okulumuzdaki öğrenci başkanlığı seçimi bile bence, Türkiye'de birçok siyasinin o yaşlarda daha deneyim elde edemediği bir aşamayı temsil etmekteydi. Düşünün 14-15 yaşında okula geliyorsunuz ve gayet ciddi bir ortamda oy kullanıyorsunuz. Türkiye'de bir gencin bunu bu yaşta yapması mümkün değil. Bu çok etkileyici.
Bizlerden sonra aynı ortam devam etti mi emin değilim ama, bizim dönemimizde çok yoğun ve kuvvetli propagandaların, sınıf konuşmalarının yapıldığı, eleştirilerin saygıyla karşılandığı demokratik bir ortam vardı.


Arkadaşlık ortamı nasıldı? Halen görüşür müsünüz Kabataşlı arkadaşlarınızla?
1-H sınıfında, aynı sırada 3 kişi otururduk. En çalışkanımız ortada otururdu. Bugün İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde profesör olan Dursun Arıkboğa'dır o çalışkan arkadaşım. Diğer arkadaşım da mimar olan Hakan Aras'dır. Hakan da çok başarılı bir müteahhittir. Bugün hala ilk günkü gibi birlikteliğimiz devam ediyor. Biz çok badireler atlattık üç kişi. Okul dışında da çok görüşen bir üçlüydük, sınavlara beraber çalışırdık. Hangimiz o günkü sınava daha sıkı hazırlanmışsa konuyu o anlatır, ortaya o otururdu. Dediğim gibi çok çalışkan olduğu için de Dursun hep ortaya otururdu. Biz de iki yandan irtibatı kuvvetli tutardık. Ufak ufak yardımlaşırdık. İlerleyen dönemlerde her birimiz kendi dallarımızda başarılı olduk
Üç sıkı dost, lisenin tüm sınıflarında beraberdik. Hatta üniversiteye hazırlanırken bile aynı dershaneye gittik. Fakat ne yazık ki öğrenci yerleştirme sistemi bizleri farklı yerlere taşıdı. Ben İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği Bölümü'ne, Dursun arkadaşım İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne, Hakan arkadaşım da, Mimarlık Fakültesi'ne gitti.
İşletme mühendisliğini bitirdikten sonra, açılan bir sınavda elde ettiğim puan ile yüksek lisans programını başka bir fakültede yapma hakkını elde ettim. Kendi mesleğime yakın olduğunu düşündüğüm için de, Makine Fakültesi'ne bağlı Endüstri Mühendisliği'ni tercih ettim. Önce ilgili fakültenin fark derslerini verdim, sonra yüksek lisans programını bitirip endüstri yüksek mühendisi oldum. Böylelikle hem işletme, hem endüstri mühendisi ve yüksek lisans programı ile beraber yüksek endüstri mühendisi unvanına sahip oldum.


Ağabeyiniz tıp alanına yöneldi. Sizi endüstri mühendisliğine çeken neydi?
Babamızın veteriner hekim olması ve farmakoloji bilimine düşkünlüğü, ağabeyimin tıp ilmine olan ilgisini geliştirdi. Benim Kabataş Erkek Lisesi'nden sonra İşletme Mühendisliği'ne yönelmemde ise en büyük etken annem oldu. Bundan çok memnunum. Çünkü mesleğimi seçtiğimde biliyordum ki; gelişime uygun olarak Türkiye'de ve dünyada her işletmenin mutlaka bir işletme mühendisi olmak zorundaydı. İşletmeler de canlılar gibi yaşadıkları ve geliştikleri için faaliyetlerine devam edebilmek amacıyla daimi bu tip mühendislere ve yöneticilere ihtiyaç duyacaktır. Günümüzde yaşananlar da bunu doğrulamaktadır. İşletme mühendisliği, ilk olarak 1977 senesinde İstanbul Teknik Üniversitesi'nde açıldı Türkiye'de. Ben de ilk öğrencilerinden ve ilk mezunlarından oldum.


Okul yıllarına dair unutamadığınız anılarınız var mı?
Okuldan kaçardık, ilk olarak hatırladığım bu. Çarşamba günleri öğleden sonraları rehberlik derslerine ayrılırdı. Ve eğer sabah derslere katılır, öğleden sonraki derslere girmezseniz yarım gün yok yazılırdınız. O dönemlerde de maalesef karate filmleri çok popülerdi. O filmleri izlemek için rehberlik derslerinin olduğu çarşamba günleri okuldan kaçar, dönemin Beşiktaş'taki Mıstık Sineması'na giderdik. Notlar da düzgün olunca karnede birkaç eksik gün göze pek batmazdı.
Mayıs ayı geldiği zaman ise, mayo ve havlularımızı getirir, boş derslerimizde okuldan denize girer, balık tutar, masa tenisi oynar, aramızda turnuvalar düzenlerdik. Kabataş'ta arkadaşlık o kadar kuvvetliydi ki, yaptığımız her faaliyetten müthiş keyif alırdık.


Üniversiteden sonra iş yaşantınız nasıl başladı?
Benim en büyük hobim çalışmaktır. Herkesin zevkleri ve tercihleri farklı. Bana sorulduğunda "çalışmak" diyorum. Bundan da çok keyif alıyorum. Üniversitede okurken çalışmaya başladım ve mezun olduktan sonra yüksek lisans yaparken de çalıştım. İlk işim Libya'da faaliyet gösteren bir inşaat şirketinde küçük memurluktu. Ancak gençliğimin verdiği dinamizm ve eğitimimin gücü birleşince, nihayetinde 1983 yılında Teta Milletlerarası Konsorsiyum Şirketi'nde başarılı bir şekilde sonuçlanan, 150 milyon USD'lik bir projenin proje müdürü oldum. Takdir edersiniz ki, 24 yaşındaki bir gencin bu kadar büyük bütçeli bir projenin başına geçmesi, biraz şansının, biraz eğitim birikiminin ve en çok da bıkıp usanmadan çalışmasının eseridir.
Bu projenin ardından Türkiye'ye döndüm ve askerliğimi tamamladım. Askerlikten sonra, 27 yaşımda Yaşar Grubu ile anlaşarak, İzmir'e gittim. 29 yaşımda da Taahhüt Grubu'nda dış ilişkiler müdürü oldum. Ardından kişisel tercihlerimden dolayı İzmir'den ayrıldım ve İstanbul'da, 1990 yılının başında Deva Holding'de genel müdür yardımcısı olarak göreve başladım. Daha sonra Holding bünyesinde koordinatör yardımcısı ve koordinatörlük görevlerini üstlendim. 2004 yılının ekim ayında ise genel müdürlüğe terfi ettim.


Çok farklı bir alana geçiş yapmışsınız; taahhüt firmasından bir ilaç firmasına. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Endüstri mühendisi gözüyle konuyu değerlendirdiğinizde ilaç da bir endüstri ürünü. İlaç, insanlık için son derece önemli ve üstelik fevkalade standartları olan bir endüstri ürünü. O zaman hem kaliteli ürün üreteceksiniz hem de işletmenin yeni yatırımlar yapması için kârlılığı gerçekleştireceksiniz. Bu öğelere bakıldığında bir endüstri mühendisinin şirkette bulunma nedeni de bu.
Her bir yeni ilaç için ayrı bir makine, yeni bir üretim bandı, hatta yeni bir bina gerekiyor. O yüzden yatırım yapılması gerekiyor. Yatırım içinse, önceki üretimlerden kâr edilmesi gerekiyor. İşte bir endüstri mühendisinin vazifesi burada ortaya çıkıyor. Ben, mesleğimin bu döngüsü içerisinde önemli bir kilit noktaya yükselmiş durumdayım. Beni bu mevkilere yükseltenlere de teşekkür ediyorum. Kabataş'ın bizlere kazandırdıkları arasında hemen sayabileceğim, zor dönemlerde isabetli kararlar alabilme yetisi, dayanışma, kardeşlik gibi nitelikler. Yürekten ifade ediyorum ki, yöneticilik hayatımda ve de bu kilit noktaya ulaşmamda çok destek olmuştur. Üstelik, ülkemiz ekonomisinin arka arkaya krizler atlattığı güç dönemlerde bile görev alan bir yönetici olarak Kabataş'ta kazandığım bu vasıflar ile başarılı olduğuma inanıyorum.
Sektöre baktığımızda Deva Holding A.Ş.'nin yapısının farklı olduğunu görüyoruz…
Deva Holding A.Ş., milli sermaye ile kurulmuş bir şirkettir. Doktor, eczacı ve veteriner gibi yatırımcıların küçük sermayelerini, bir araya getirerek kurdukları bir şirkettir. Son derece adaletli bir yapısı vardır. Ve kriz zamanlarında da her yerli şirket gibi sermaye yetersizlikleri nedeni ile zorluklarla mücadele etmiştir. Bu zorlukları da bugüne kadar hep kazanç ile aşmıştır. Kabataş'ta gördüğüm birliktelik ve dayanışma ruhu burada da var. Sistemli kurulmuş ve Türkiye'de tamamı halka açılmış bir şirket. Pazarda rekabet ettiği ilaçların sahipleri hep dev sermayeli yabancı şirketler.


İlaç sektöründe çok büyük firmaların bile birleştiğini görüyoruz. Yerli firma olarak bu sektörde tek başına ayakta kalabilmek mümkün mü?
Tabii ki mümkün. Bunun için birkaç konu üzerinde yoğunlaşmak gerekli. Daimi dinamizm sahibi olmak, pazara devamlı yeni ürün sunmak, araştırma geliştirmeye ağırlık vermek, sadece Türkiye pazarı değil yurtdışı pazarları hedefleyip ihracata geçiş yapmak.


Türkiye'de etken madde üretimi çok yüksek değil. Bunun artırılması için ne yapmak gerekli sizce?
Ülkemizin en önemli etken madde üreticilerinden biri Deva Holding A.Ş.'dir. Çok önemli bir etken madde olan "Klavulanik Asit"i İzmit'teki fabrikamızda üretmekteyiz. Bu etken madde 2004 yılı itibariyle ciro bazında Türkiye'de, en çok satan ilaç olan Amoklavin'in içinde bulunmaktadır. Bu da bir Deva Holding ilacıdır. Ayrıca bu hammaddenin 20 ülkeye ihracatı yapılmaktadır. Hammadde üretimi çok stratejiktir ve kolay değildir. Yeni üreticilerin pazara gelmesi ile fiyatlar kısa sürede düşmeye başlar. Eğer yeni bir hammadde üretimi ile çıkış yapamazsanız sadece bu hammadde için yaptığınız yatırım verimli bir halden çıkar ve inişe geçer. Çok akılcı ve dikkatli yapılması gerekir. Türk doktor ve eczacısının, aynı zamanda Türk halkının şuna inanması gerekli; Türkiye'deki bütün jenerik ürünler orijinalleri ile eş değerdir. Bu ürünlerin üretildikleri tesisler en az Avrupa ve Amerika'daki tesisler kadar kapsamlı ve moderndir.


Bunu anlatabilmek çok önemli, bu ürünlerin tanıtımı doktor ve eczacılarımıza yeterli olarak yapılabiliyor mu? Reklam ve tanıtım bütçeleri çok yüksek olan yabancı firmalarla rekabet edilebiliyor mu?
Eğer 2004 yılının lider ilacını üretebildiysek, bu bizim tanıtımımızı iyi yaptığımız anlamına gelir. Ama neticede tanıtımını yaptığınız ilacın her yıl rakibi artıyor. Halbuki yabancı ilaç şirketleri, ilacın ilk buluşunu yapanlar oldukları için, rakipsiz ilaçlarını pazarda kolaylıkla belirli bir yere getirip, isimlerini yerleştiriyor ve yoğun sermaye temelli yatırımlar yapıyorlar. Sürekli doktor ve eczacılarımızı kongrelere davet etmek gibi. Bunlar sektörümüzün etik ama bir o kadar çok masraflı organizasyonları içerisinde.


Sektörünüzde sıklıkla karşılaştığınız sorun nedir?
Bizim sektörümüzün en büyük alıcısı tekel durumundaki devlet. BAĞKUR, Emekli Sandığı ve SSK Türkiye'deki ilacın % 90'ından fazlasını alıyorlar. Bu demektir ki, genelinde tek bir alıcı var karşınızda. Bu iktisadi döngüyü tamamlamak gerekirse; üretici, ecza depoları, eczaneler, nihai tüketiciler yani hastalar ve kullanılan ilaç ama kullanılan ilacın hepsinin parasını ödeyen devlet.
Devlet, yapılmış anlaşmalar çerçevesinde, aldığı ilacın parasını eczacılara, eczacı satın aldığı ilacın parasını depolara geri öderse, ecza depoları üreticiye geri dönüş gerçekleştirebilir. Belirtilen zamanlamayı doğru programlarsanız da, kâr oluşur. Bu kâr da, ar-ge, yeni yatırımlar ve yeni teknolojilere dönüşerek, Türk halkına kesintisiz, kaliteli bir sağlık hizmetinin sunulmasını ve bu hizmetin her geçen gün daha üst seviyelere ulaşmasını sağlar.


Sizin ilave etmek istediğiniz bir konu var mı?
Son 15 yılımı ilaç sektöründe değerlendirdim ve bu sektörle ilgili ciddi bir bilgi birikimim oluştu. Bu işin artık sanatını biliyorum ve kendimi sanatçı gibi hissediyorum. Çok araştırdım, çok okudum, çok eğitim aldım. Ve tüm bunların temelini Kabataş'ta kazandım.
Bana emeği geçen Kabataş'taki herkese bu röportaj aracılığı ile teşekkür ederim ve tüm söylediklerime ilave olarak, son derece samimi bir ortamda sizlerle bu içten sohbeti gerçekleştirmiş olmaktan mutluluk duyduğumu da ifade etmek isterim.

İçindekilere dönmek için tıklayın