Derneğimiz              
 
 

KABATAŞ DERGİSİ - SAYI 6

İçindekilere dönmek için tıklayın

 

Kabataşlı ve Fener'li olmakla övünürüm

İnanılmaz derecede enerji dolu bir insan Turgut Polat. Yirmibeş yıldır profesyonel iş yaşamının içinde bulunan ve halen Yapı Kredi Emeklilik Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yapan Turgut Polat, hayatının her döneminde Kabataşlılığın farkını hissettiğini belirtiyor.

Kendinizden bahseder misiniz?

28 Kasım 1952'de, İstanbul'un Fener semtinde doğdum. Ailem uzun zamandan beri İstanbul-Beşiktaş'lı. Benim doğduğum dönem ailem Fener'deymiş, babamın işi nedeniyle, babam Taşkızak'ta çalışıyordu, ben o sırada doğmuşum. Doğumum Fener'de.

Doğuştan Fenerli'siniz yani.

Evet. Bir Kabataş'lı olmakla, bir Fener'li olmakla övünürüm. Doğuş'tan Fenerli'yim. Üç yaşından beri maçları dinlerim, Lefter hayranıydım. Ailem, ben doğduktan sonra hemen Beşiktaş'a gelmiş. Ben Beşiktaş'ta büyüdüğüm halde, Fenerli'yimdir. Kabataş'ta da çok Fenerli vardır. Kabataş'lıyım ve Fenerbahçeli'yim bunlarla övünürüm. Liseden sonra, daha sonra Marmara Üniversitesi olan Sultahmet Ticari İlimler Akademisi, İşletme Bölümü'ne gittim. Ben Akademi'ye yazıldığım zaman oraya gidenlerin çoğundan yüksekti puanım. Boğaziçi'nin kurulduğu yıldı, ama babam saçım uzun olduğu için biraz tedirgin oldu ve okula kayıt için gerekli olan 5.000 TL'yi vermedi, o nedenle Akademi'ye gittim. Gündüz çalıştım, gece okula gittim. Yanlış tercih yapmadığımı düşünüyorum, yine çok iyi hocalarda okudum. 40 tane ders aldım, hepsinin hocaları çok önemli isimlerdi. İki Ord.Prof'ta okudum, biri rahmetli Sulhi Dönmezer, diğeri Reşat Kaynar. Tunç Eren bizim pazarlama hocamızdı. Matematik dersinin hocaları Teknik Üniversite'den geliyordu. İşletme dersine, İşletme Fakültesi'nden, hukuk dersine Hukuk Fakültesi'nden hocalar geliyordu. Ticaret matematiği rahmetli Ali Rıza Akbora. Çok şey öğrendik tabii. Üniversiteye giderken, gündüz devlet dairesinde çalışıyordum. Mezun olduktan sonra ise müfettişlik sınavlarına girmek girişimlerim oldu ama Aksu Grubu'na girdim, direk Ömer Dinçkök'le birlikte çalıştım. Bunlar hepsi insana tecrübe veriyor. Fakat sınava girdim, Etibank'a geçtim. Aksu'da çok da memnundum. Bankacılık mı istedim, tecrübesizlikten mi böyle bir karar verdim bilmiyorum ama çok şey öğrendim. Okuduklarımın nasıl uygulandığını gördüm. Bankada mali işlerdeydim. Askere gittim geldim, evleneceğim, baktım maaşım yetmiyor. Geçinmek çok zor. Bir tanıdık vasıtasıyla, Koç'a gittim. Bana dört tane şirket ismi verdiler. İlk gittiğim şirket Endiksan'dı, orada bir Kabataşlı arkadaşımı gördüm ve hemen oraya karar verdim. Ama çok uzaktaydı şirketin yeri. İki ay sonra Koç Grubu'ndan, Asil Çelik'den bana teklif geldi, hemen oraya geçtim. Asil Çelik'te çok şey öğrendim. Mektepti orası. Orada dış kredilerle ilgili çok şey öğrendim. Daha sonra Kofisa'yla devam ettim, 10 yıl Koç'taydım. Daha sonra YK Sigorta Grubu'na Mali İşler Müdürü olarak başladım. 15 senedir de buradayım. Genel müdür yardımcısı olarak görevime devam ediyorum.

Kabataş'ta hangi bölümdeydiniz?

Lise 1'den, 2'ye geçtiğim yaz, ben Ürgüp'e gezmeye gitmiştim. Annem gidip kaydımı yeniliyor. Fen mi edebiyat mı diye soruyorlar. Annem edebiyat diyor. Benim edebiyata geçişim öyle. Kabataş'ta fen, edebiyat çok farklı değil. Hemen hemen aynı dersleri okursunuz. Benim normalde fen derslerim daha iyidir. Annem benim yerime karar vermiş, sonradan memnun da oldum.

Nedir Kabataş'lı olmak. Kabataş'ın verdiği nedir?

Ben her gittiğim iş görüşmesinde Kabataş'lı olmayı hep öne çıkarttım. Üniversitemin bile önüne geçti. Okulun en başta çok haşmetli bir binası vardı, beni çok etkilemişti. Öyle hocalarda okuyorsunuz ki, hepsi piri olmuşlar işin. Dayak yemek bile keyifti. Adnan Dinçer ve İbrahim hoca hariç hepsinden dayak yemişimdir. Vahit Başar'dan çok dayak yedim. Haklı haksız yemişizdir. Hocaların vurduğu yerde gül biter.

Kabataş'taki anılardan söz eder misiniz?

Dersler 9:10'da başlardı bizim zamanımızda. Bir kış günü 9:09 da geldim derse. Üstümde kazak, ceket, pardösü var. Ceketle, pardösüyü çıkarttım, lavaboya geçtim, yüzümü yıkamak için. Geldim sınıfa, içeri gireceğim, Vahit Başar kapıyı ka-patmış. Baktı ceketim yok, yakaladı beni. Orada iki, üç kişi daha buldu, yukardan 3.sınıflardan aşağı inen çocuklar vardı, iki kişi de oradan aldı. Sınıfın karşısındaki fizik laboratuarına götürdü bizi. Oranın adı "enerji değişim laboratuarı" idi. Yani dayak yeri. Beşimizi dizdi. Benim bir tek ceketim yok, saçım normal, bir çocuk var, saçı uzun. Hepimiz sıradayız. Bana 10 lira ceza yazdı, en sondaki çocuğa da 15 lira ceza yazdı. Herkese soruyor, sen tercih yapıyorsun. Bana sordu, 10 lira büyük para...günlük 1,2 lira harçlık aldığımız zamanlar, ben hemen "dayak" dedim. En sondaki çocuk biraz daha hali vakti yerinde bir çocuktu, dedi ki; "hocam ben 10 liralık Kızılay pulu alsam, 5 liralık da dayak yesem ". Hoca dahil herkes çok güldü. Bu anımı hiç unutmam.

Önce 5 bir ele, 5 diğer ele yeniyor dayak, dinleniyorsun, tekrar her ele 5'er daha yiyorsun. Yıllar sonra karşılaştık, beni hanıma şikayet etti, dönüp sonra da "bunlar çok iyi şimdikiler bunlar gibi değil" dedi. Aynı şeyi, biyoloji hocamız İbrahim Bey de söyledi, yıllar sonra. O da vurdu mu ağız burun götürürdü yani. Bizim zamanımızda 25 yaşında bile öğrenci vardı. Tam Hababam Sınıfı idi. İbrahim hoca da yıllar sonra gördüğümde, "sizin döneminizde ne yaparsak yapalım gıkınız çıkmazdı, terbiyesizlik yapmazdınız" dedi. Adnan Dinçer'e giden kan revan içinde çıkardı odasından. Yaramazlıkla giden sağlam çıkmazdı.

Son sınıfta Mike Hammer vardı, Cebir-Geometri-Astronomi hocamız. Çok tatlı bir adamdı aslında, fakat Mike deyince kızı-yordu. Cumartesi günü o zamanlar ders var. Astronomi'den imtihan yapıyor. Sınıfımız 3 Edebiyat B, 28 kişilik. Bir arkadaş vardı, Oktay, kopya çekiyordu sınavda. Hocalar, herkes sınıfı geçsin diye uğraşıyorlar aslında. Son sınıfta bitirme imtihanları da olduğu için biraz müsamahalı davranıyorlardı. Oturdu kürsüye gazete okuyormuş gibi yapıyor. Demek görmüş Oktay'ın kopya çektiğini, suçüstü yapmadı, dışarıda ping pong masası var, "sen orada git yaz oğlum" dedi. Tekrar kürsüye oturdu, gazete okumaya devam ediyor zannediyoruz biz yine. Ne zaman gitti, ne zaman yakaladı. Çocuğu kulağından yakaladı, getirdi."Mike, yakalar dedi." Hala aklımıza geldikçe güleriz.

Bizim edebiyat hocamız vardı, Güzin Benibol. Liseyi bitirme-mize 2 ay kala emekli oldu, yerine genç bir edebiyat öğretmeni geldi, bayan, 23-24 yaşında, Nursel hanımdı. Okulda 2000 erkek öğrenci var ve genç bir bayan öğretmen. Sonradan bizim sınıf öğretmenimiz oldu. İlk dersi de bize. Derse girdi hoca. Ders bitti çıkamıyor sınıftan. Bütün okul bizim sınıfın kapısında. Biz yiğitler, açtık koridorumuzu, korumamız altında hocamızı sınıftan çıkardık.

O zamanki Kabataş'ta nasıl bir arkadaşlık vardı?

Oradaki arkadaşlık hala devam ediyor. İş hayatında da bir yerde bir Kabataş'lı ile karşılaşırsak iletişim başka oluyor. Tabii iş hayatı nedeniyle zaman bulamadığım için, ne pilav gününe gidebiliyorum, ne yemeklere gidebiliyorum. Bu benim hatam, kabul ediyorum. Görüştüğüm zaman çok mutlu oluyorum ama hiç zaman bulamıyorum. Sosyal hayata hiç zaman bulamıyorum, biraz boş zaman bulduğumda da spor yapıyorum. Benim ihmalim tamamen iş yoğunluğundan. Ben bir Kabataşlı gördüğüm zaman, akrabamı görmüş gibi oluyorum.

Bunlar olmadan bir Kabataş birlikteliği nasıl sağlanabilir? Kabataşlılar birbirine yeterince yakın olabiliyorlar mı?

Yakınlar aslında ama diğer okullarda olduğu gibi çok ortada değiller. Kabataşlılar geldikleri yerlere tırnaklarıyla kazıyarak gelmişlerdir. Bizde babası zengin olup, fabrikası ona kalmış çocuk sayısı pek yoktur. Bizim dönemimizden birçok kişi, en az çalışan bile bir yerlere geldi. Bizim 30 kişilik ekibimizde herkes profesyonel yaşadı.

En sevdiğiniz ders hangisiydi?

Cebirdi. Mike Hammer'ın, Nuri Hoca'nın dersi. Bir tane de Tekfen Nuri hocamız vardı, saçı yok diye Tekfen diyorduk. Zeliha Hanım vardı, Selahattin Sel vardı. Ne anılarımız var onlarla. Selahattin hocadan bildin mi 25 kuruş, bilemedin mi civciv çıkartırdı kafanda. Son sınıfta yaşı büyük öğrenciler de var sınıfta. Coğrafya hocamız Türkan Ölçer vardı. Kızdı sınıfa, dört kişiye "ben sizi Adnan Bey'e götüreceğim" dedi. Adnan Bey'e gitmek demek, ağız burun dağılması demek. Bir arkadaşımız vardı Cengiz, lakabı Faşhetti. İtalyan hayranı bir arkadaş. O arkadaşın annesiyle, Türkan hoca günlerde beraberlermiş. Cengiz kalktı, o da müdüre gideceklerden biri, "hocam ben anneme söylemez miyim sizi" dedi, herkes gülmeye başladı.

Benim numaram 61'di. Kızan hoca beni sözlüye kaldırırdı, ilk baştayım diye. Bir cumartesi günü coğrafya hocamız kızdı bize, “61 Turgut gel tahtaya”dedi. Ders çalışmamışım ama oyalamam lazım dersi. Sınıfı korumam lazım. Hoca soruyor bende cevap yok ama bir şeyler yapıyorum zaman geçiriyorum. "Otur sıfır" dedi hoca. Tabii 3-5 dakika sonra benim parmağım havada, "çalıştım hocam, sözlüye kalkmak istiyorum". O sıfır silinecek başka yolu yok.

Kabataş'ı neden tercih ettiniz?

Beşiktaş'ta oturuyoruz, Fındıklı Ortaokulu'nu bitirmişim, lise tercihim, ki bizim büyüklerimizin de tercihi Kabataş Lisesi. Mahallenin lisesi gibiydi orası. Kabataşlı büyüklerimizin de tavsiyesi Kabataş'a girmem konusundaydı. Rahmetli babam beni okula yazdırmaya götürdüğünde, 3.kata çıkmıştık kayıt için öyle muhteşem gelmişti ki okul bana. Kabataş'ta okurken bir doktor abimiz vardı, Kabataş mezunu, aile dostumuz. Kabataş için bana şu tavsiyede bulundu ve dedi ki "Kabataş'ta ne şaban, ne kahraman olacaksın." Sene 1969-1970. Tabii çok güzel günlerdi Kabataş'ta geçirdiğimiz günler. Okulu kırmak, sandalla okuldan kaçmak. Vahit Başar'ın dersini kırmamız. Hocalar babaydı. Ben lise 1'de kötü bir şekilde bir dersten sınıfta kaldım ve o moralle devamsızlığa başladım. Okuldan soğudum, kendimi dışarı atıyorum moral bozukluğundan. Daha ilk dönemde 17-18 gün devamsızlığım olmuş. İhsan Baba vardı bizim beden eğitimi öğretmeni, aynı zamanda kat muavini. Sınıfa bir girdi, "Turgut" dedi. Devamsızlıktan, 2,5 günüm kalmış diye bir kızdı bana. O korku yetti bana, sene sonuna kadar bir daha devamsızlık yapmadım. O zaman biz hocalarımızdan korkardık, döverlerdi de ama onun dışında da korkardık.

Okul dışındaki zamanlarınızı nasıl geçiriyordunuz?

Okul dışındaki zamanlarda bol bol futbol oynardık. Son sınıftayken de kız liselerinin balolarına giderdik. Kız arkadaşlarımız vardı diğer okullardan onlar davet ederlerdi. Evlerde partiler olurdu, onlara giderdik. Şimdiki kadar diskotekler, barlar yok. İki tane diskotek vardı. Kızlar gelir biz spor yaparken bizi seyrederdi, onlar da bizi davet ederlerdi, danslı partilere, öyleydi arkadaşlıklar o zaman. Şimdi her şey çok farklı.

Futbola Kabataş'ta mı başladınız?

O zaman her yer bostan Beşiktaş'ta. Bostanlarda oynardık. Ben 6 yaşından beri top oynarım. Ama Kabataş'ta okul takımına girmedim diye karnemde sıfırdı beden eğitimi. Her yıl Mayıs ayında minyatür kale futbol maçları yapardık. Sınıf takımında 4 kişiden biri ben oldum, bizim sınıf da 1. oldu. O sene okul takımı küme düşmüş. Biz maçı bitirdik, biri kulağımı tuttu, beden eğitimi hocamız Bedri Hoca. "Nerdesin? Senin yüzünden okul takımı küme düştü...Böyle futbol oynuyordun da niye okul takımına girmedin. Sıfır sana" dedi. Karneme teta geldi.

Hocalar çok disiplinli, tepki göstermiyor muydunuz?

Son sınıfta imtihanlara giriyoruz. Vahit Başar'ın dersi fizikten 1 almışım. 8 almam lazım. Aldım. Hocalara tepkimizi çalışmayarak belli ederdik, çalışınca başarırdık. Dersini kırarsın, tepkini böyle belli edersin. Bazen de sınıf olarak kaçardık dersten. Vahit Başar bunu yapacağımızı hissettiği an sabah gelir "kaçarsanız yakarım sizi" derdi.

Disipline verilmiyor muydunuz?

Tercihi sana bırakırdı. Kızılay pulu mu alırsın, dayak mı yersin, disipline mi gidersin. Kim cesaret edebilir disipline gitmeye.

En iyi arkadaşınız kimdi hatırlıyor musunuz?

Hepsini çok severim, hala da görüşürüm ama Kadir Paftalı en yakın arkadaşımdır. İlkokuldan beri aynı sınıfta okuduk. Onunla da çok güzel anılarımız vardır, ailece de görüşürüz. Diğer arkadaşlarımı da çok severim, görünce akrabamı görmüş gibi olurum. Bir tek Mehmet arkadaşımız vardı, Habeş derdik biz ona, ondan haber alamıyoruz, merak ediyoruz.

Büyük sınıflarla ilişkileriniz nasıldı?

Biz, bizden büyük sınıflardan abilerimizi görünce hala saygı gösteririz. Bunu sağlamak şimdi mümkün değil. Eskiden büyük sınıflardan biri, küçük sınıflara “susun” dedi mi susardı. Çok saygı duyardık.

Kabataş'ta okumuş olmakla, iş yaşamınızı etkileyen prensipler var mı?

Tabii ki akıl yürütmemi sağladı aldığım eğitim. Bugün bilmediğim pek konu yoktur, bilmediğim bir konuda bile fikir yürütüp doğruyu bulurum. Bütün hocalarımız çok değerliydi, çok iyi eğitim verdiler. Onlardan 4-5 almak dışarıda 10 almak demekti. Ayrıca baba gibi davrandılar, İhsan Baba beden eğitimi hocamız, edebiyat hocamız Güzin Hanım, Oktay Hoca'da okumadım ama çok büyük bir değer Kabataş için. Bilgi yönünden bizi hiç ezdirmediler.

Kabataş'tan çıkan boş adam görmedim ben şu ana kadar. Büyük bölümü de tırnaklarıyla kazıyarak gelmişlerdir, geldikleri yerlere. Ben de, yukardan inme yönetici olmadım, memurluktan çalışarak geldim.

Güven eksikliği mi var Kabataş'ta niye çok önde değil?

Bilen gerektiğinde konuşur. Biz bizden istenenleri vermeye çalışıyoruz. Kabataşlı her zaman bilgisine, kendine güvenirdi. Keşke devlet yönetiminde de hep Kabataşlılar olsaydı. Çok başarılı olurlardı eminim. Anadolu'dan gelen çocuklar da çok temiz çocuklardı, aileleri iyiydi hepsinin. Kabataşlı sözünde durur, dürüsttür. Üstelik ben finans piyasasındayım, söz çok önemli. Hiçbir iletişimimi menfaat üzerine kurmam mesela.

Bireysel Emeklilik sistemi hakkında neler söylersiniz? Beklenen ivmeyi kazanamadı mı?

İvme kazanamadı demek doğru olmaz. Bireysel emeklilik sistemi keşke yıllar önce gelseydi Türkiye'ye. Çok büyümesi zaman alacaktır tabii ki ama bugün 460.000 üye var sistemde. Biz Yapı Kredi Emeklilik olarak 2001 yılı başından beri bu işle uğraşı- yoruz. Bu projenin hayata geçmesiyle uğraştık. Şirketimizde çok da iyi bir insan kaynağı olması nedeniyle çok iyi bir yerdeyiz şu anda. SPK verilerine göre, Yapı Kredi Emeklilik olarak bireysel emeklilik sözleşme sayımız bugün itibariyle 87.000. En yakın rakibimizden 22.000 kadar daha fazla üye sayımız. Biz en iyiyi yapmak zorundayız. Çok insana ulaşmamız lazım, ki bugün böyle bir noktadayız zaten şirket olarak. Sistem bizim projelendirdiğimiz gibi gidiyor aslında. Biz 10 sene içinde şirket olarak 1.200.000 üyeye ulaşacağımızı varsayıyoruz. Şu an 87.000 olan üye sayısı, Mayıs sonunda 100.000'i geçecektir. Sistemin 27 Ekim 2003'te başladığı düşünülürse iyi bir gelişme. Daha iyi olacaktır. Kurumlar girdiği zaman bu rakam hızlı artacaktır. Mevzuatla ilgili bazı yeni düzenlemeler olması da gerekir tabii kurumların hızlı bir şekilde sisteme dahil olabilmesi için.

Kurumlar neden girmiyor?

Vergi avantajları konusunda kurumların biraz daha istifade edebilir hale gelmesi lazım, bazı yenilikler yapılması gerekiyor. Bunlar bekleniyor. Bu düzenlemeler yapılırsa, kurumların da bu sisteme sıcak baktığını biliyoruz. Önümüzdeki zaman diliminde bu düzenlemeler gerçekleşecektir.

Bu konunun tanıtımı ne kadar iyi yapılıyor sizce?

Tanıtım kötü değil ama sistemin biraz daha güven verdiğini görmek istiyor insanlar. Aslında SPK, her anlamda kontrol edi-yor yapılanları. Ayrıca, Emeklilik Gözetim Merkezi diye bir kurum var her gün bütün bilgileri buraya bildiriyorsunuz şirket olarak. Şirketler batabilir ama fonların batması diye bir şey söz konusu değil. Bütün fondaki değerler Takasbank'ta saklı, kim alabilir. Şirketin kendi içinde saklı değil bu değerler.

Dünya fonlarını Türkiye ile kıyaslayabilir misiniz?

Dünyadaki emeklilik fonlarının değeri 11 trilyon $. Bunun 5 trilyon $ lık kısmı ABD'de. İngiltere 1 trilyon $, Hollanda'da 300-400 milyar $ civarında. Biz de 80'li yıllarda girmiş olsaydık, bugün Türkiye'deki fonların büyüklüğü 100 milyar $ bile olabilirdi. Sosyal güvenlik sistemi de böyle sıkıntılar içinde olmazdı. 90'lı yıllarda bizim şirket olarak, hayat sigortacılığında, hazine aracılığıyla maliyeden sektör adına taleplerimiz olmuştu. Hazine'nin de inandığı bir şeydi bu, eğer o vergi avantajları sağlanabilseydi bugün hayat sigortalarının da büyüklüğü çok fazla olurdu. Bu sadece kişilerin geleceğini ilgilendirmekle de kalmıyor, Türkiye'deki faiz dengelerini de belirliyor. Bu paralar yatırıma, istihdama gidecek paralardır. Emeklilik sistemi öyle bir sistem ki, sisteme bugün dahil olanların hem kendine faydası olacak, hem de çocukları için yatırım yapmış olacaklar, yeni iş alanları yaratılmasına imkan vermiş olacaklar. Bütün mesele şirketler arasındaki rekabetin iyi olması lazım. Güven çok önemli. Bir şirket olarak her zaman tercih edilen olduk, çünkü sözümüzde durduk. Özellikle finans sektöründe sözünüzde durmanız çok önemli.

İçindekilere dönmek için tıklayın