Derneğimiz              
 
 

KABATAŞ DERGİSİ - SAYI 6

İçindekilere dönmek için tıklayın

 

Türk İlaç Endüstrisinin Büyük İsmi:

Kaya Turgut

Hayatı başarılarla dolu bir Kabataşlı Kaya Turgut. Bu başarılarının arkasında kişisel özelliklerinin yanı sıra çok çalışmanın etkisi de büyük. Eczacıbaşı'nın bugünlere gelişinde büyük katkıları olan ve küçük bir laboratuar olarak aldığı FAKO'yu Türkiye'nin en büyük ilaç şirketlerinden biri haline dönüştüren Kaya Turgut, aynı özenle çalışmalarını sürdürüyor.

Sivas'ın Suşehri İlçesi'nde 1927 yılında doğdu. 6 yaşındayken geçim zorluğu nedeniyle babası İstanbul'a taşınmaya karar verdi. Kadıköy'e yerleşen Kaya Turgut, Kadıköy 41. İlkokul'da öğrenim hayatına başladı. İlkokulu burada bitirdikten sonra bugün Kenan Evren Lisesi olan Kadıköy 1. Ortaokulu'nda 6. sınıfa başladı. 7. sınıfta Beyoğlu'na Kuledibi Ortaokulu'na geçti. Ortaokulu burada okul birincisi olarak bitirdi. 9. sınıfta Taksim Lisesi'ne geçti.

Neden Kabataş'ı istediniz?

O zamanlar ortaokulu bitirenler çevredeki liselere giderlerdi başka şansları yoktu.9. sınıfta Kabataş'a girmek için çalmadığım kapı kalmadı.

Tutku. Şöhreti, beni etkiledi. Okumayı çok seviyordum. Kabataş'ın o zamanki prestiji çok yüksekti. O zamanki İstanbul'un resmi liselerinde ismi geçen birkaç lise vardı. Kabataş bunların içinde benim için başka bir yerdeydi. Tutku halindeydi hatırlıyorum; giremediğim zaman ağlamıştım. 9. sınıfta Taksim'de okudum gönülsüz. Haydar Niyazi isimli bir tarih hocası vardı. Kadıköy'den babam tanırdı onu. Onun sayesinde girdim Kabataş'a. Bir akrabanın evi vardı Beşiktaş'ta, o adresi gösterdik. Kolay girmedim çok uğraştım.

Hangi seneydi Kabataş'a gelişiniz?

1942-43 senesiydi, 45 mezunuyum.

Nasıl başladı Kabataş hayatı? Zorluklar yaşadınız mı?

Talebelikte okul değiştirmenin ne denli zor olduğunu yaşayanlar bilir. Birinci sınıfa bir okulda başlıyorsunuz sonra okul değiştirip başka bir birinci sınıfa geçiyorsunuz. Bir anda yabancılaşırsınız. Çünkü herkesin arkadaşlıkları kurulmuştur, sıralar paylaşılmıştır, hocalar talebeleri tanır. Zorluk çektim, çekmedim değil ama çabuk atlattım. Uyumu çabuk sağladım.

Yatılı mıydınız yoksa gündüzlü mü?

Nehariydim. O zaman leyli olmak yani yatılı olmak için ya aileniz Anadolu'da olacak veyahut da başka bir ailevi nedenin olacak. Ama bizim zamanımızda o da pahalı geliyordu. Veyahut da yatılı mecani olacaksınız. Yani bedelsiz yatılı. Ben yürüyerek gidiyor geliyordum Kabataş'a. Maçka'da oturuyorduk o zaman. Tramvaya bile bindiğimiz çok enderdir. Tramvay o zaman Bebek'e kadar gidiyordu.

Kabataş'ta hiç zorlandınız mı dersler bakımından?

Hayır, hiç zorluk çekmedim. Tahsil hayatım boyunca hiç zorlanmadım.

Sizde iz bırakan, hayatınızı etkilediğini düşündüğünüz hocalarınız var mıydı?

Eğitime bir bütün olarak bakmak lazım. Bir hoca çok iyi, hayatıma büyük etkisi oldu demek mümkün. Ama bunun devamının olması lazım. Benim kimyayı tercih etmemdeki, kimya mühendisi olmamdaki en büyük etki genç bir muallim adayından kaynaklanır. Kuledibi'ndeki Beyoğlu 1. Ortaokulu'nda okurken 8. sınıfta çok yaşlı bir kimya hocamız vardı. Bu hocamız rahatsızlandı. Bir müddet hocasız geçti dersler. Sonra dediler ki bir muallim muavini gelecek dersler boş geçmesin diye. Bir kimya talebesi buldular getirdiler Celali Bey isminde. O geldiği andan itibaren okula bir dinamizm getirdi. Yarışmalar düzenledi önce sınıf içinde, ardından sınıflararası. Sınıflararası yarışmalarda 1. olan sınıfın tüm talebelerini kimyadan geçireceğim dedi. Onun sayesinde kimya bende öne geçti. Aslında en sevdiğim, başarılı olduğum ders tarihti. Tarihten hemen hemen hiç 8, 9 almadım. Ders verdiğim de oldu sınıfta arkadaşlara. Tabii o zamanlar okumamıza yardımcı olan unsurlar çoktu. Mesela Halkevleri vardı. Halkevleri bir okuma, kültür merkeziydi. Beşiktaş, Eminönü Halkevleri. Ondan sonra Beyazıt Kütüphanesi, Sahaflar Çarşısı vardı. Okumayı teşvik edici hemen hemen her şey vardı.

Tedrisatın değiştirilmesi bana göre çok yanlış idi. Genç dimağların bilgi, fen ve iyi Türkçe öğrenmeleri, tarihin iyi ve teferruatlı olarak öğretilmesi, edebiyat, Türkçe ve kompozisyon, yazı yazmadaki düzgün ifadeler o günkü neslin iş başına geçtiği zamanki başarılarının temel nedenleri idi. Halkevlerinin kapatılması bence özellikle okuma merakı olan; kütüphaneleri yetersiz okullardaki öğrenciler için çok değerli mekanlar idi. Yazık oldu, yerine bir yenisi konulamadı. Bir de en büyük zevkimiz; cumartesi günleri pırıl pırıl giyinip kravatlı olarak Beyoğlu'na çıkmaktı. Bu bir disiplinin getirdiği anlayışın sonucuydu. Sinemaya, tiyatroya giderdik. Hiçbir tiyatro ve sinema eserini kaçırdığımı hatırlamam.

Kabataş'taki hocalar nasıldı okuduğunuz dönemde?

Kabataş'ta o zaman efsanevi hocalar vardı. Bunların başında rahmetli matematik Hocamız Sallabaş Kemal, tarih hocalarımız Galip Hoca, Kürt Aziz, Kimyacı Kamil Hoca, fizik öğretmenleri Sıfırcı Avni ve Taci Beyler. Özellikle Sallabaş Kemal, Galip Hoca, Kürt Aziz bütün ha-yatım boyunca unutamadığım saygı ve rahmetle andığım, öğretmenlik mesleğinin yüzakı ve medarı iftiharı olan hocalarımız idi. Sıfırcı Avni ile ilk tanışmamız unutamadığım bir olaydır: İstanbul Lisesi'nden geldi bize. Dedi ki "Çıkarın kağıtları!" Üç sual sordu, çuvalladık. Kalktık "Hocam" dedik, "Bundan evvelki derslerimiz boştu, çalışamadık, haksızlık oluyor. Geldiniz hemen imtihan yaptınız, biz de buna hazırlıklı değiliz." "Peki." dedi. "Gelecek hafta yapacağım imtihanı" Tabii çok çalıştık imtihana. Ders günü geldi: "Çıkarın kağıtları, geçen haftaki suallerin cevaplarını yazın." Kimsenin tahmin edemediği bir şey, biz o sorulara hiç bakmadık bile. Bir daha çuvalladık.

O dönemde Kabataş'ta arkadaşlıklar nasıldı? Yurdun her bölgesinden gençler, bir kültür mozaiği adeta.

Aynı fikirleri paylaşıyorum. O günkü Kabataş gerçekten bir mozaikti. Bir kere yurdun her tarafından talebe geliyordu. Özellikle leyliler Anadolu çocuklarıydı. Nehariler de tam bir semt mozaiğiydi: Beşiktaş, Ortaköy, Kuruçeşme, Beylerbeyi, Vaniköy vs. Bu semtler o zaman ayrı özellikteydi. Mesela Beşiktaş ve Ortaköy rakipti. Bütün bunları kültürleriyle yapılarıyla ele alırsanız gerçekten farklı yapılardı. Ama arkadaşlık çok iyiydi. İyi arkadaşlar vardı. Ama üniversiteye gidince bu dağılıyor.

Yaramaz bir öğrenci miydiniz? Okuldan kaçar mıydınız?

Yaramazlık biraz da göreceli bir deyim. Yaramaz mıydım bilmiyorum. Ama uslu da değildim. İlk kaçışım Missouri Zırhlısı'nın İstanbul'a gelişi sırasındaydı. O gün bütün sınıf kaçtık. Sonra herhalde tatlı geldi ki başladık kaçmaya. En güzel kaçma yerimiz de Beşiktaş Halkevi ve Yıldız Parkı'ydı. Biz Küçük Çiftlik Parkı'nda otururduk, Maçka'nın altında. O da ayrı bir kaçma vesilesi olabilirdi. Ama kaçma olayı daha çok okulu daha iyi bitirme daha iyi not alma vesilesi ile olurdu.

Kabataş Vakfı'nın kurulması ile ilgili çalışmalarda bulunduğunuzu biliyoruz. Vakfın kuruluş aşamasında neler oldu?

1995 yılında 50. mezuniyet yılımızı kutladık. Bana sorarsanız 50 yılın Kabataş Erkek Lisesi için en büyük olay Kabataş Vakfının kurulması idi. Rahmetli Feyyaz Tokar'ın o zamanki Dernek Başkanı rahmetli Recep Sebilik'in girişimi ve ikna edilmesi ile başlayan teşebbüs çok kısa bir zamanda çığ gibi büyüdü. Feyyaz Tokar ve değerli arkadaşlarımın girişimci ruhları Kabataş Erkek Lisesi Vakfını göğüs kabartıcı bir seviyeye getirdi. Eğitime katkıları, eksikliklerin giderilmesi, İngilizce öğretiminin güçlendirilmesi yanında rahmetli Adnan Kahveci, Adnan Barlas ve rahmetli Avni Akyol ve özellikle Cumhurbaşkanı Sayın Kenan Evren'in yardımları ve destekleri ile Feriye Karakolu harabelerinin bulunduğu ve o zamanlar Şişe Cam deposu olan yer bugün he-pimizin göğsünü kabartan bir kompleks haline getirildi. Emeği geçen herkesi minnet ve şükran ile anmak he-pimizin boynunun borcudur. Ben Vakıf'ta görev almak istemediğimi ancak bana bir görev düşecek olursa onu da seve seve yapacağımı söyledim. Nitekim eşimin adına Sevgi Turgut Spor Salonu'nu yaptırdım. Kütüphane ve lisan öğreniminin daha iyi hale getirilmesi için katkılarda bulundum. Ben vakıflar ile derneklerin temelden farklı olduğuna inanırım. Birçok vakıf mütevelli heyetinde görev aldım. Ancak bu vakıfların zamanla gayelerini ve ilk kuruluşlarındaki heyecan ve çalışma temposunu kaybettiğini gördüm. Bunu yapılanların iyi anlatılamamasına, iletişim noksanlığına veya amaçla varılan nokta arasındaki engellerin aşılamamasına bağlamaktayım.

Kabataş Vakfı'nın başarısının sürekliliği için neler yapılmalı sizce?

Vakıflar vakfedenlerin çokluğu, bağışların sürekliliği ve hedeflerin adil paylaşımı ile gelişir ve yaşar. Vakıf başkanı ve yönetim kurulu, mütevelli heyet mensupları, potansiyel vakıf mensuplarının arzu ve duygularını canlandırır. Onları ikna eder, yeni ve güçlü projeler üretir ve mensuplarına dağıtır. Kabataş Erkek Lisesi gibi binlerce başarılı mensubu olan bir vakfın bugün bir üniversiteye sahip olması uluslararası etkinliklerde sanat, bilim ve kültür hayatında inanılmaz başarılar kazanması gerektiğine inanıyorum.

Mezunların taranması, tespiti, yaşayanlarla ilişki, haberleşme, yardıma muhtaç olanlara yardım. Okul eğitiminin, binasının ihtiyaçlarının en üst düzeye taşınması, yapılacak işlerin bir plan, öncelikle fizibiliteleri ile saptanması ve bunlardaki amacın iyice anlatılması, gelir kaynaklarının sağlam temellere bağlanması yılmadan tükenmez bir sevgi ve çaba ile yapılabilecek işlerdir.

Üniversite serüveniniz nasıl başladı?

Üniversitelere imtihanla giriyorsunuz o zaman. Ben de başarılı bir şekilde bütün imtihanları kazandım. Ailem fakir olduğu için yatılı olan Ankara Siyasal Bilgiler Okulu'nu seçtim. Ancak kimya aşkına bir aydan fazla dayanamadım. Kimyaya döndüm ve kimya mühendisliği okudum. Şunu da ifade etmek gerek; işsiz kalma tehlikesine rağmen kimyaya girmekten hiç pişman da olmadım, hiç mutsuz da olmadım.

Üniversite sonrasında ne iş yapacağınız kafanızda şekillenmiş miydi?

O zamanlar Türkiye'de 4-5 tane kimya müessesesi var; biri Şeker Fabrikaları. Ben üniversitede yazları Şeker Şirketi'nde çalışarak okuyabildim. O zaman tabii tek amacım Şeker Şirketi'ne girmek idi. Askerden döndüğüm tarih Eylül 1951. O sene de Şeker Şirketi'nin kampanyası haziran, temmuz aylarında başlıyor. Arada bir boşluk var, o boşluğu beklemem lazımdı. Onu beklemeye de imkanım yoktu. O zaman da Eczacıbaşı'nda bir iş buldum. 1951 yılı sonunda propagandist olarak, ilaç tanıtımını yapan satış memuru olarak başladım. Her şeye rağmen, hayatım boyunca çok arzu etmeme ve bu kadar fedakarlıkta bulunmama rağmen yine de kimyagerlik yapamadım. Çaremiz yok başladık. Beş altı ay sonra dediler seni içeri alalım, daha başarılı olacaksın. İçeri aldılar, satışın yönetimi, Nejat Eczacıbaşı Bey'in yardımcılığı vs. devam ettik. O zamanlar ünvan yoktu her işi yapardık. Daha çok yönetimdeydim. Yönetim zevkli bir olay.

Eczacıbaşı'ndaki süreç nasıl geçti?

Ben Eczacıbaşı'na girdiğim zaman Mumhane Caddesi'nde küçük bir laboratuardı. Küçük bir labora-tuarda ne iş verilirse onu yaparsınız. Küçük bir laboratuarda iş tarifi yoktur, olamaz. Beni propagandistlikten içeri aldıkları zaman görevim; satış kayıtlarının tutulması, kutuların, broşürlerin hazırlanması, matbaa ile temas edilmesi, gönderimlerin yapılması, doktor kayıtlarının tutulması. Bunları bir insanın yapmasının mümkünatı yok. Ama iki kişiyi oturtacak yeriniz de yok. Altı ay sonra Necla diye bir kız arkadaşımız başladı işe. Aldık da yer yok nereye oturacak. Öyle bir durum ki tuvalete giden yerini kaptırıyor. Bu halde çalıştık. İşletme yönetiminin tamamını yaptım ama kimyagerlik yapamadım.

Eczacıbaşı'nın bugünlere gelişinde çok önemli katkılarınız olduğunu söylemek yanlış olmaz galiba.

Olduğu kuşkusuz. O yüzden de zaten Nejat Bey'in yardımcısı olarak İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası (İEİS) Başkan Yardımcılığı yaptım. O ayrıldıktan sonra başkan oldum. Sonra ben de vazifeyi Bülent Bey'e devrettim.

Eczacıbaşı'nda ne kadar süre çalıştınız?

1951 sonunda girdim, 1959 Mart ayında ayrıldım.

Ayrılma nedeniniz neydi? Başka bir firmaya geçiş miydi?

Değildi. Küçük müesseseler büyüdüğü zaman bu büyümenin, iş paylaşımının sağlıklı olması lazım. İkincisi Eczacıbaşı Müessesesi'nde beş kardeş vardı. Bu beş kardeşin yönetim içinde ciddi veya ciddi olmayan fonksiyonları vardı. Kardeşleri aşmak zorundasınız. Fiilen ben en üst seviyedeki yöneticiyim. Her dediğimi yaptırı-yordum. Ama ünvanım yok. O günkü yapı itibariyle bana yer yok. Böyle gelişti, yoksa ben ayrılmayı düşünmezdim. Eczacıbaşı benim için çok önemli bir müessese idi. Apayrı bir yeri vardır, kırgın ayrılmama rağmen. Bugün dahi aynı sevgiyi taşırım. Bunda tabii o müessesede çalışanların da çok katkısı oldu.

Sonrası nasıl gelişti?

Eczacıbaşı'na matbaa işleri yapan rahmetli Vedat Tukel isimli bir arkadaş geldi dedi ki:"Bir laboratuar satılık, bizimle ortak olarak gelir misin?" Olur dedim gelirim. Tabii 5 bin 6 bin m2'lik bir yerden tekrar 100-150 m2'nin içine girmek çok zor oluyor. Orada zorlandım. Ama ne yapacağıma karar verdikten sonra rahatladım. Çok süratli bir gelişme gösterdik. İlk 10 yılımızda ilaç endüstrimizin en parlak firması haline geldik. Sonra yabancılar gelmeye başladı. Onlarla lisans anlaşmalarına başladık.

Aldığınız laboratuvarın adı neydi?

FAKO. İsmini hiç değiştirmedim. Çünkü tutunması için oldukça fazla emek sarfettim. Bütün Anadolu'yu dolaştım. Elde çanta kamyon üstünde, otobüs üstünde… Tanıttıktan sonra FAKO artık sevimli gelmeye başladı. Toplum da benimsedi, sevdi. Aslında tabii FAKO'nun adını soruyorlardı nedir bu diye. Farmacy yani ilaç ve eczacılık ile kozmetik. Bizim de amacımız buydu; ilaç ve eczacılıkla kozmetiği beraber yapmak. Bu izahı da yapınca akılda daha çok kaldı. Hiç değiştirmeyi düşünmedik.

1959 senesinde kurduk, 60'ta ortak olduğumuz arkadaşlarımız ayrıldı. Çünkü ilaç meşakkatli bir iştir. Müracaatları hazırlayacaksınız, Ankara'ya gidecek. Bir ruhsat alımı en aşağı 7-8 ay sürüyordu. Ruhsatları alacaksınız, hammadde yok, o gelecek. Bütün bunlar bir zaman alıyor. Bu 7-8 aylık boşluğa dayanamadılar, ayrıldılar.

Türk ilaç sanayisinin mevcut durumunu nasıl görüyorsunuz?

Bana göre milli sanayi için, milli kuruluşlar için çok zor günler geçiriliyor ve daha da zor günler geliyor. Biz ekonomideki fırtınalara, devalüasyonlara dayanamadık. Nitekim müesseseyi sattık yabancılara. Aklımızdan hiç böyle bir şey geçmiyordu. Ama artık enflasyon normal seviyelere indi, şok nitelikte değişimler olmuyor, devalüasyonlar korkunç boyutlardan geçti. Dolayısıyla bundan sonra daha ileriye dönük plan yapabilme şansınız var. Bizim bunlara dayanamamamızın nedeni: Borçlarımız hep Dolar bazındaydı. Dünyanın en büyük 7-8 ilaç fabrikasının da Türkiye lisansları bizdeydi. Onlara borçlarımız da Dolar'dı. Birdenbire bir devalüasyonla borçlarınız üç misli artınca bunları ödeme imkanınız zorlaşıyor. Ayrıca enflasyon da varlığınızı eriti- yor. Bundan sonra milli müesseselerin yaşama şansı dayanışmaya bağlıdır. Çok zor geçecek, hele Avrupa Birliği'ne aday ülke olduktan sonra…

Birbirine rakip olan firmalar bu dayanışmayı gösterecekler mi sizce?

Biz yapamadık 2-3 defa denedik. Maalesef başarılı olamadık. İlk teşebbüsüm 1967 yılındaydı. 1967 yılında 10-12 tane yerli firmayı bir araya getirip bir üretim tesisi kuralım dedik. Önce sempatik bulundu, yaklaşıldı. Sonra olmadı. Sonra 1971'de 12 tane müesseseyi bir araya getirdik ve ANSA diye bir üretim tesisi kurduk, antibiyotik üretimi tesisi. Ama o da dağıldı. Türk toplumu henüz ortak çalışmaya alışık değil, o nedenle yürümüyor.

FAKO'yu aldığınız yıllarda sektörde hangi firmalar vardı? İlaç sanayii ne durumdaydı o zaman?

Aldığımız zamandan bu yana ayakta kalan firmalar; Eczacıbaşı, İbrahim Ethem, Abdi İbrahim, Mustafa Nevzat gibi iki elin parmakları kadar.

Türk insanını ilaç tüketimi konusunda bilinçli buluyor musunuz?

Buna evet demek pek mümkün değil. Bu tartışma bütün dünyada var. İlaç tüketiminin bilinçli olmadığı ve israf olduğu. Ben 23 yaşımdan beri tıbbın içindeyim. Çok büyük doktorlar yakın arkadaşlarım, hastaneden yararlanma imkanlarım geniş, buna rağmen bana sorsanız kaç kez hastaneye gittiniz, cevabım çok az ve düzensiz olacaktır. Türk toplumunda da öyle. Hala aile hekimliği yok. Bir çocuğun doğumundan itibaren aile hekimi ile bağlantılı olunmalı. Seyrek gidince doktora kırk tane hastalığını birden söyler. İlaç tüketimi azalabilir, yön değiştirebilir, artabilir.

Türkiye'de ilaç üretimi ve tüketimi sosyal gelişmelerin yanında, sağlık politikaları ile de çok yakından ilgili. Şu anki sağlık politikalarının sektöre olan etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bütün gelişmiş ülkelerde sağlık, devletin güvencesi altındadır. Bu güvenceyi hükümetler özellikle özel sağlık sigortaları ile sağlarlar. Türkiye bunu kuramadı. Türkiye'de sağlık sistemi üç başlıkta gelişti. Sosyal Sigortalar Kurumu, Bağkur ve Emekli Sandığı. Bunlar arasındaki farklı uygulamalar giderilmeye çalışılıyor ki doğrusu da bu. Ancak bir sistem değişikliği sırasında varsayımlarla hareket etmek durumunda kalınıyor. Gerçekler uygulandığı zaman görülecek. Dünyada da bizdeki gibi sağlık harcamaları hep açık veriyor. Türkiye'de sağlık alanında eksiklikler çok, yeterli hekim yok, yeterli hastane yok, yeterli ve dengeli dağılım yok. Hekimin yüzlerce hastaya iyi bakma şansı yok tabii ki, dayanıyor ilaca. İlacın sarfiyatı çok görünüyor ama aslında katkısı çok daha büyük. Şimdi bunu dengelemeye çalışıyorlar. Bunlar pahalı olaylar. Türkiye bu pahalılığı ödeyecek. Nasıl ödeyeceğini ileride göreceğiz. Buradan ilaç da payını alacak. Nitekim başlarken % 11 indirim istedi. İlaçta tek alıcı devlet ve gücünü gösteriyor. Bu açıdan bu birleşmenin sıkıntıları özellikle orijinal ilaçta yani rakibi olmayan ilaçlarda değil de, etkisini daha çok jeneriklerde gösterecektir.

FAKO'nun gelişim süreci içinde sizin satın aldığınız ve lisans anlaşması yaptığınız ilaç firmaları var. Bunlar büyüme amaçlı mı, iş geliştirme amaçlı mıydı?

Daha çok lisans anlaşmaları yaptık. Merck, Bristol Myers, Abbott, Lilly, Beecham, Glaxo, Daiichi, American Home, American Cyanamid, Squibb gibi birçok firma ile lisans anlaşması yaptık. Bizim burada satın aldığımız Squibb'in ve Abbott'un tesisleri idi. 1971'den sonra yabancı sermayeye karşı menfi bir tutum vardı. Özellikle Amerikan firmalarına karşı. Onlar da buradan giderken biz tesislerini aldık. O zaman bu bize gurur verdi, fakat pahalı ödedik bu durumu. Çünkü bir devle yatağa giri- yorsunuz. Diyelim bir Merck'in cirosu bugün 20-30 milyar USD, bizim en büyüğümüzün o zaman 100-150 milyon USD idi. Böyle bir firmayla kafa kafaya kalmanın zararlarını yaşadık. Çünkü Türkiye'de ithalat açıldığı zaman, bütün bu müesseseler yerli üretime devam etti-ler, istediklerini aldılar, istediklerini bıraktılar, sizin yatırımınız boş kalmış, orada işçiniz boş kalmış umursamadılar. Kendileri ithalata döndüler. Dolayısıyla biz yerine yeni ilaç da koyamadık. Anlaşmamızda bunların kopyaları, benzerleri yapılmayacak diyordu. Hayır diyecek durumumuz da yoktu, çünkü üretimimizin % 50'si bunlara aitti. 1975-1976 yıllarında yaptığımız anlaşmaların kötü olduğunu kimse söyleyemez ama 20 yıl sonrasını öngörecek bir anlaşma yapmaya da imkan yok.

Ekonomik zorluklar nedeniyle FAKO'nun büyük kısmını 2003 yılında ACTAVIS'e sattınız. Hisselerin ne kadarı satıldı?

% 90 ama yıl sonunda % 100 olacak.

Tamamını satıp, sektörü bırakacak mısınız?

İnsan sağlıklı olduğu sürece kafası istese de durmu- yor. Ama belli bir yaşa gelince de birçok düşünceyi birkaç kez düşünmek gerekiyor.

İçindekilere dönmek için tıklayın