Derneğimiz              
 
 

KABATAŞ DERGİSİ - SAYI 6

İçindekilere dönmek için tıklayın

 

Derneğimizin Kurucusu

Erdal Dumanlı

Kabataşlılar Derneği kurucusu olan ve Kabataş Eğitim Vakfı'nın 2001-2005 yılları arasında başkanlığını yürüten Erdal Dumanlı, başkanlığı devretmesine karşın, Kabataş için aynı şevk ve heyecanla çalışmaya devam ediyor.

1942 yılı 9 Temmuz'unda Adana'nın Kadirli kazasında doğan Erdal Dumanlı'nın çocukluğunun bir kısmı burada, bir kısmı da Ankara'da geçer.

Öğretmen olan annesinin okul öncesi verdiği eğitimle, ilkokula 1949 yılında 2. sınıftan başlar. 1953 yılında, kendinden önce iki ağabeyi ve sonra da küçük kardeşinin okuduğu Tarsus Amerikan Koleji'ne girer. 1958 yılında, ortaokuldan sonra Tarsus Amerikan Koleji'nden ayrılan Erdal Dumanlı'nın içinde, bir arkadaşının da etkisiyle Kabataş tutkusu başlar.

Aileniz nasıl yaklaştı İstanbul'da Kabataş Erkek Lisesi'nde okuma isteğinize?

Annem çok destekledi. Babam lüzumsuz olduğunu söylerdi; ama annem çok ileri görüşlü bir insandı. Cumhuriyet'in ilk öğretmenlerindendi, düşünün ki annem 1913 doğumlu. Yani 1930-31'lerin ilk öğretmenlerinden.

Evden uzak İstanbul'da yatılı kalmak sizi korkutmadı mı?

Ben zaten Tarsus'ta da yatılıydım. Yatılı hayatına alışmıştım; ama Tarsus Amerikan Koleji gibi bir okuldan birdenbire erat koğuşu gibi bir yatakhaneye geldim, üst üste. Arada, geçecek bir koridor bile olmayan bir ranza sistemine. Bir de nizam, o günkü eğitim ve idari sistemler bana, 5 yıl Amerikalılar'la okumuş bir gence, fevkalade ters geldi.

Çok mu katıydı disiplin?

Çok katıydı. Amerikan eğitim sisteminde böyle bir şey yok. Geldim, biri bir yere koşsa, birisi hızlı koşsa, müdür muavini çat diye bir tane patlatıyor. Bana birisi vursa yani ölecek kadar üzülebilirim, böyle bir şey olmaz. Hiç olmadı benim eğitim hayatımda. Onun için çok tedbirliyimdir. Sınıfımdan iki yaş büyüktüm. Yani lise 1'den lise 3'e kadar 3 sene değişmez mümessili bendim sınıfın. İlk yıl çok ıstırap çektim, çok. İki okul arasındaki fark, bana “kendim ettim kendi buldum” şarkısını söyletti.

Sadece sistem nedeniyle mi zorluk çektiniz yoksa dersler de ağır mıydı?

Ben Tarsus Amerikan'da ortaokulda okuduğum cebirle, Lise 1'de 9'dan aşağı not almadım. O açıdan değil, sistem farklı. Burada öğretmenle öğrencinin yakınlık ilişkisi, öğretmenin takip etme gücü, Tarsus'un yanında hiç yoktu. Bunlar bizim içimizi çok acıtan değerlerdi. Bugünkü gibi 30 kişilik sınıflarda okumadık ki. 50-60 kişilik sınıflarda oku-duk. Tabii bizim o günkü öğretmenlerimiz çok saygın, çok değerli öğretmenlerdi. Ama her şeye rağmen o hiyerarşik düzen çok farklı Türk eğitim sisteminde. Yani ben herhangi bir sorunumu, derdimi bir Amerikalı hocaya anlattığım kadar bir Türk hocaya rahat anlatamazdım, mümkün değil. Hep belli bir mesafe vardı.

O zamanki saygı bir başkaydı değil mi?

Daha başkaydı. Şimdi bile, bir hocamı görsem, önümü ilikleme ihtiyacı duyarım. Geçenlerde okul müdürüyle yürüyoruz basketbol sahasında, öğrenci elini cebinden çıkartmıyor, bırak selam vermeyi. Halbuki bir gençten beklenen bu. Benim yeni müdürümüze daha göreve başlamadan evvel anlattığım sıkıntılarımdan biri de budur. Burada bir büyük küçük hiyerarşisini mutlaka temin etmek lazım. Derslerde biraz bu konuları işlemek gerek. Sadece matematik, coğrafya ve tarih derslerini değil, biraz da Türk örf ve adetlerini, bir okuldaki büyük küçük ilişkisini…Ve inanıyorum ki yeni müdürümüz Recep Bey, aynı düşünceleri benimle paylaşıyor. Tabii ki bir idari boşluk oluştu son senelerde. Bu idari boşluğun maalesef getirileridir bunlar.

O dönemde arkadaşlıklarınız nasıldı?

Sınıflar kalabalıktı. Türkiye'nin her bölgesinden insan vardı. Biz liseyi bitirdiğimizde 3 arkadaş ev tutup üniversitede okuduk. Düşünün ki, ben Adanalı, Servet Akçay Sarıkamışlı, Mustafa Yılmaz Tekirdağlı. Tam sac ayağı yani. Türkiye'nin en uç noktasından üç insan, üniversi-tede biz birlikte okuduk. Aynı evi paylaştık.

Hangi üniversitede okudunuz?

İktisadi Ticari Bilimler Akademisi Dış Ticaret ve Pazarlama Bölümü'nü bitirdim. Önce İktisat Fakül-tesi'ndeydim, sonra bölüm değiştirdim.

Çalışma hayatınız nasıl başladı?

Ben okurken çalışmaya başladım. Üniversiteye 2. sınıfta ara verip askere gittim. Askerlik bitti, geldim işe başladım. İşe başladıktan 2 sene sonra da üniversiteyi bitirdim. İş hayatıma 1967 yılında Koç Holding bünyesinde şimdiki Otosan Grubu dediğimiz grubun pazarlama şirketi olan Motor Ticaret A.Ş.'de başladım. Otosan üretir, Motor Ticaret Türkiye satışını üstlenir; dağıtımını yapar; bayi örgütünü kurardı. O zamanın dev bir otomotiv şirketiydi. 67 yılında, askerden sonra bir arkadaşım dedi ki; "Buraya personel aranıyor." Anadol otomobilleri yeni çıkmış o zaman. Bizim gibi gençlerin hayalinde otomobil var. Düşünebiliyor musunuz, 25 yaşında, o yokluk döneminde bir genç için otomobilin ne ifade ettiğini? Manasını tahmin edemezsiniz. 67'de Anadol otomobilleri satış mümessili olarak distribütör şirkette işe başladım. Motor Ticaret'in Müdürü Suat Boydaş isminde hakikaten değerli bir yöneticiydi. Ben de gittim, işe başvurdum. Dışarıda birkaç kişi daha bekliyor, ellerinde tavsiye mektupları, kartlarla gelmişler. Ben de Allah'a emanet gittim. Askerliğin telkiniyle ben görüş-meye girerken kapıda otomatikman bir topuk vurdum. Çok hoşuna gitti adamın. Oturttu ve ailemi, tahsilimi vs. sordu. Daha dışarıdakilerle görüşmeden “aşağı in başla” dedi. Tabii şaşırdım. Doğruca, deli gibi, eşime -o zaman arkadaşız daha- İkbal'e koştum; başladım konuşulanları anlatmaya. Evlilik planları yaptığımız zamanlar. İkbal soruyor bana; "Ne sordular?" diye. "Seyahat engelin var mı?" dediler. "Ne dedin?” dedi, "Yok." dedim. Başladı ağlamaya. “Sen oraya girme” diye. Hanımı dinleseydim, beni bankacı yapacaktı o dönemde.

Ve 1969 yılında mobilet triportörler vardı üç tekerli, eşya taşıyan. Bir de motosikletler. 69'da o bölümün Akdeniz ve Güneydoğu Bölge Şefi oldum. 71'de işe başladığım departmanın şefi olarak, Anadol otomobil bölümünün şefi olarak döndüm eski yerime. 75 yılında tüm şirketin pazarlama müdürü oldum. Koç Grubu'na girip kimsesiz, tırnaklarıyla kazıya kazıya gelenlerden biri de benim. Koç Grubu hatırla yüceltmez. Hatırla alırsa da, sonunu görmezse katiyyen yükseltmez, büyütmez. Ben 1980 yılında genel müdür oldum, 38 yaşımda. Bizim o günkü çağa göre bu erken bir yaştı. O gün genel müdürlerimiz hep ak saçlı, benim şimdiki halim gibi, yaşını başını almış en azından 50'lerindeki insanlardı.

Sonra yurtdışında Migros ve Ram Dış Ticaret'in ortaklığı ve bir yabancı sermaye katkısıyla kurulan bir dış ticaret şirketine geçtim. Türkiye'nin patlama yaptığı, dış ticarete yöneldiği dönem. İhracat seferberliğinin başladığı o dönemin neferlerinden biri de benim. Şirketi de Almanya'da Frankfurt'ta tescil ettirdik. O dönemde 3 yıl buradaki evimi bozmadım, çocuklarım okuyordu. Eşim yarı benimle, yarı çocuklarla. Gidip geliyordu. Frankfurt'ta ev kiralamıştım. O üç yılda benim evime ve çocuklarıma ayırdığım zaman çok az oldu, kısa oldu.

80'de Frankfurt'taki şirketin genel müdürü oldum ve ben kurdum o şirketi. 83'te o yurtdışındaki şirket uhdemde kalmak koşuluyla, merkezi İstanbul'da olan Antalya'da, Hoşköy'de, Gelibolu'da entegre tesisleri olan bir ikinci şirket bağlandı bana. Bu süreç 9 yıl devam etti, 89'a kadar. 9 yıl ben izin haklarımı kullanmadım. Kimse bana kullanma demedi. Koç Grubu, "İznini kullan; dinlen ki bize daha faydalı ol" der. Bu Vehbi Bey'in bize yazılı talimatıydı. Gerçekten çok yoğun bir çalışma temposu olmuş. Öyle bir patlayan sektörün içindeydim ki... Ben her iki şirketin de hem genel müdürlüğünü hem yönetim kurulu üyeliğini yaptım 89'a kadar. Başkanımız İnan Kıraç idi. Aşağı yukarı 38 şirket bağlıydı İnan Bey'e. Böyle bir insanla çalışmanın keyfini bütün dostlar tatsın dilerim. Hem dünyanın en iyi patronu, hem dünyanın en iyi ağabeyidir. Özel dertlerime kadar ilgilenmiştir. Çocuklarım Türkiye'de babasızlığını hissetmesin diye her türlü manevi desteği vermiştir. Çok mutlu olduğum bir süreçtir; ama eğer biraz daha devam etseydi ben herhalde ölebilirdim. Şimdi düşünün ki İstanbul'da evin var, bir iş seyahatinden geliyorsun. Eşinle konuşuyorsun, yeni bir bavul, yeni çamaşırlar geliyor. Şoför getiriyor, ben valizimi verip onu alıyorum. Evime uğrayamadan binip başka bir yere uçuyorum. Böyle bir tempoydu.

Gittim İnan Kıraç'a, "Ayrılmam lazım" dedim. "Ne oldu?" dedi. "Öleceğim" dedim. Olurdu olmazdı bir süre devam etti böyle. Tekrar otomotive dönmek istedim, daha stabil bir iş. Hanım da dedi ki; "Sen otomotive dö-nersen yine bir şey değişmeyecek. Bari bir Tofaş bayiliği alabilsen, kendine çalışsan biraz" dedi. Gittim İnan Bey'e bu teklifi yaptım. Ve bana bir Tofaş bayiliği verdi. İyi bir işti. 89 yılında başladım, Dumer A.Ş.'yi kurdum.

Bu iş tatmin etti mi peki sizi?

Para kazandım. Belki profesyonel iş yaşantımdan daha çok bile kazandım; ama beni hiçbir zaman tatmin etmedi. Yüzlerce kişilik bir şirketi yöneten Koç Holding'in bir yöneticisinin, bir otomotiv bayiliğiyle tatmin olması mümkün değildi. Ben Türkiye'de etiketin çok önemli olduğuna inananlardanım. Bazen hiçbir şeyin, paranın çözemediği bazı şeyleri ikili ilişkilerin, unvanın çözdüğünü gördüm. Onun için madden tatmin olmama rağmen, manen hiçbir zaman tatmin olmadım.

Tofaş bayiliği ne kadar sürdü?

97'de kendi arzumla iade ettim bayiliği. Ardından 97'de Aycan Altın ve Döviz A.Ş. ile ortaklık kurarak çalışmaya devam ettim. Fakat gördüm ki, o benim işim değil. Birkaç ay içinde ortaklıktan ayrıldım.

Kabataş'ta dernek ve vakıf faaliyetleriniz nasıl başladı?

Ben 1986 yılında daha Koç Grubu'nda aktifken, Fikret Kalmut diye bir arkadaşım var. Allah rahmet eylesin, Recep Sebilik Ağabey kanalıyla arıyorlar böyle. Nasıl biz şimdi arıyorsak, o zaman da onlar böyle arıyorlar. Özel sektörde, kamuda, iş hayatında belli noktalara gelmiş kimler var, diye. Bir gün Fikret aradı, dedi ki böyle bir şey var, bir de vakıf kuruluyor. 86 yılı. Vakfın kuruluşu için kurucular belli bir sermaye oluşturmalı. Belli bir para var, bu parayı verirsen, seni de ille burada görmek istiyoruz dediler. O kadar kopmuşum ki Kabataş'tan. Yani toplasan 86'ya kadar 25 yılda herhalde 3 defa uğramamışımdır. "Gayet tabii." dedim ve verdim. Çok aktif olduğum için iş ha-yatımda vakfa fazla zaman ayıramadım. Ta ki 89'a kadar. 89'da ben ayrılıp, kendi şirketimi kurup, Tofaş'ı başlattığımda daha aktif olmaya başladım. Zamanım oldu. Bir gün Recep Sebilik, Başkanımız Feyyaz Tokar'a aykırı bir tavır sergiledi. Feyyaz Bey dedi ki; "Bizim mutlaka yeni bir dernek kurmamız lazım. Vakfımız istediği gibi genişleyemez; ama bu dernek vasıtasıyla yelpazeyi açmamız lazım. Üye adedimizi çoğaltmamız lazım" "Erdal bu işin altından kalkar mısın?" dediler. "Niye kalkmayayım?" dedim ve 89'da Kabataşlılar Derneği'ni kurdum. 5.5 yıl bu derneğin kayıtlarına bakarsanız, merkezi benim şirketim, sekreteri benim sekreterim, telefonları benim telefonlarım, muhasebecisi benim muhasebecim. Tamamen sıfırdan her şey. Bütün toplantılar benim şirketimde yapılır. Bütün derneğin sevk ve idaresi bizde. Bu arada kafama koydum, derneğe bir yer yapmamız lazım, diye. Bir ev yapacağım, yer yapacağım dedim. Bir yer satın almak için bütçemiz yok. Ve bunu yaparken de, "Ben vakıftan asla para almayacağım, destek istemeyeceğim" dedim. Rüştümüzü ispat etmemiz lazım. Başladık kamuyla, Milli Emlak ile görüş-meye. Kaç defa Ankara'ya gittim. Benim dernekte veya vakıfta yaptığım bütün seyahatler ile ilgili bir fatura dahi kayıtlarda yer alamaz. Ne ben, ne benimle çalışan arkadaşlarım bu tür maliyetleri derneğe yükledik. Çok korkarım, bizlerden sonra verme nosyonu gelişmemiş insanlar es kaza yönetime gelirlerse yazık olur 20 yıllık hevesimize, heyecanımıza ve yazık olur bu camiaya.Veren adam gelsin. Zamanını, beynini ve cebini vermeyen insanın yöneticiliğe talip olma hakkı asla olmamalı.

Benden sonra gelecek arkadaşlarıma da öneriyorum ki, mutlaka, zamanınız yoksa bu işle uğraşmayın.

Uzaktan kumandalı iş değil. Benim şu 4 yıllık tatbikatımda en önem verdiğim şey kurumsallaşmaya gidiş idi. Parayı her yerden buluruz. Bulduk, bulacağız da. Ama bu kaynakların çok doğru sarf edilmesi şiddetle ihtiyaç duyulan bir iştir. Geçmişteki üç başkanımız da çok ciddi değerler katmışlardır. Çok güzel işler yapmışlardır. Bir Feyyaz Tokar olmasa bizim bu Tekel'in arazisini alma şansımızın hiç olmadığını düşünüyorum. Oralar alındıktan sonra, Cahit Kocaömer gerekli finansmanın çok büyük bir kısmını Sabancı Grubu'ndan sağladı. Bir geçiş dönemiydi, Nurettin Ok ağabeyimizin dönemi. O da çok saygın, değerli bir büyüğümüzdür. Geçiş dönemini de o, kazasız belasız atlattı. Ve 4 yıl evvel bu iş bana geldi. Çok önemsediğim iş, Kabataş'ta eğitimin mutlaka ve mutlaka yücelmesi. Biz Türkiye'nin en parlak çocuklarını alıyoruz. Anadolu liseleri içinde birinciyiz. Diğer yabancı lisanlı Anadolu liselerini de sayarsak giriş puanlarımız denk; ama biz çok öğrenci aldığımız için taban puanımız Galatasaray ve İstanbul Erkek Lisesi'nden biraz altta. Diyelim ki üçüncüyüz. Bugün üniversiteye verdiğimiz öğrenci sayısında bu sıralamanın altına düşmemeliyiz.

Bu biraz da tercih hatasından kaynaklanıyor ama. Girebilecekleri bölümlerin çok üstünü zorluyor çocuklar ve açıkta kalıyorlar, onun da etkisi var.

Bu durum okul yönetiminin ve öğretmenlerimizin çocuklarımızı ne kadar doğru yönlendirdiğini gösterir. Bir şey var aksayan. Şimdi enerjik, genç, idealist, eğitime daha hevesli yeni müdürümüzle bu açığı kapatacağız, diye düşünüyorum.

Kabataşlılar Derneği'nde ne kadar süre başkanlık yaptınız?

5.5 yıl. 89'dan 94 yılına kadar başkanlık yaptım. O dönemde dernekteki idealim bir ev yapmaktı. O ev bugün Ortaköy'deki Kabataşlılar Evi dediğimiz ev. Amacım tabii Ortaköy civarında bir yer bulmaktı, manası itibariyle. Yeri buldum ve Milli Emlak Genel Müdürlüğü ile o yerin 49 yıllık irtifak hakkını aldım.Yap-işlet-devret modeliyle. Mukaveleyi yaptık; sözleşmeyi bakana da imzalattık. O zaman Maliye Bakanı, Allah rahmet eylesin, Adnan Kahveci. 49 yıllığına aldık. Meğer o bina için Milli Emlak ile Vakıflar mahkemelikmiş. Ve tam biz kontratı yaptığımız anda Vakıflar davayı kazandı. Bu sefer Vakıflar çıktı karşımıza. Ne zor bir kurum anlatamam. Büyük boğuşmalardan sonra 10 yıl süreli yine yap-işlet-devret modeliyle ve çok cüzi bir kirayla aldık. Evin inşaatını bitirerek açılışını yaptık. O dönemde benim bir siyasi hayatım olunca kendi arzumla dernek başkanlığından istifa ettim. Ayrılırken üye sayısını bin kişi olarak devrettim. Siyasete girişimin de tek sebebi ve ısrarcısı, nur içinde yatsın, Feyyaz Tokar'dır. O beni zorladı bu işe.

92'nin aralık ayı. Mesut Bey geldi, biz bir ekip olarak, Vehbi Bey'in kızı Sevgi Hanım ve Sibel Çarmıklı ANAP'a girdik. ANAP'ın dev döneminde İstanbul 2. Başkanı oldum. 95'te de doğrudan Mesut Bey'in medyadan sorumlu danışmanlığını yaptım.

Milletvekilliği hiç söz konusu olmadı mı?

95'te Aydın Doğan'ın ve İnan Kıraç'ın ısrarıyla milletvekili aday adayı oldum. Ama birilerince listelerde uygun yere konmam engellendi ve seçilemedim. Bu olay nedeniyle incindim. Keşke hiç aday olmasaydım, dedim.

Kabataş Eğitim Vakfı'nın okula büyük katkısı olduğunu biliyoruz. Ne tür çalışmalar yapıldı bugüne kadar okulumuzda?

Bugün okuldaki imar faaliyetleri vakıf tarafından gerçekleştirilmekte: Dersliklerin, bütün çatıların ve iç yolların yenilenmesi, bütün deprem güçlendirmeleri, yanmaz malzemelerle bütün okulun donatılması, sıfırdan tümüyle silikon kablolar kullanılması. Bunun dışında şu an 25'i bordrolu, 27'si hizmet satın almak kaydıyla 52 personelin maaşlarını ödüyoruz.

Okulumuzun donanım ihtiyaçlarını da karşılıyor mu vakıf?

Neler karşılamıyor ki. Çocukların tüm kırtasiye masraflarından, tüm alet edevat teknik donanımına, kağıdından tonerine, bilgisayarından televizyonuna, fotokopi makinesine kadar aklınıza ne geliyorsa. Bütçemizin tamamını okula harcıyoruz. Geçen yıl harcadığımız tutar 1 trilyon 560 milyar TL.

Devletin bu bütçeye katkısı ne kadar?

Biz yüzde 60'ız. Devlet yüzde 40'ta. Yani biz devletin okuluna devletten daha çok sahip çıkıyoruz.

Peki vakıf olmasa devlet yardımını artırır mı?

Yok hayır. Vakıf olmazsa okul yüzde 40 ile ne kadar yaşayabilirse o kadar yaşayacak.

Yeni projeler var mı okul için gerçekleştirilecek?

Kültür Binası benim moralimi bozuyordu, bir inceleme yaptırdık, zeminlerde ve taşıyıcılarda çökmeler var. Burayı yapmamız lazım, dedim. Bir fizibilite çalışması yaptırdık, ne kadara çıkacağını öğrenmek için. Bunun için bana 400 bin dolar fizibilite çıkardılar. Maalesef çok yüksek çıktı, biz bunu karşılayamazdık. Çok değerli iki işadamımıza, Kabataşlı kardeşlerimize telefon edip randevu aldım. Nurol'dan Oğuz Çarmıklı ve Bagfaş'tan Kemal Gencer'den yardım istedim. İkisi de 200'er bin dolar bağışladı. Böylelikle hızlı bir şekilde işlemleri bitirip temel işini hallettik. Bu konuda yardımcı olan tüm Kabataşlılar'a da teşekkür borçluyuz. Anıtlar Kurulu'nda işimizi bitirir bitirmez Kabataş'a pırıl pırıl bir kültür binası hediye ediyoruz. O da bizim ideallerimizden biriydi. Şimdi aklımızda bir şeyler daha var. Ömrüm vefa eder etmez, vakfa devam etsem de etmesem de bir tane hedefimiz daha var: Vakfımızın ilköğretim okulunu açmak mecburiyetindeyiz. Tabii vakfın bütçesi ile olmaz bu iş. Okula zor yetiyoruz. Bu, bağışlarla olur. Bu iki hedefimizi gerçekleştirebilirsek, inanın bana Kabataş iki defa daha ulu çınar olur.

İçindekilere dönmek için tıklayın