Derneğimiz              
 
 

KABATAŞ DERGİSİ - SAYI 5

İçindekilere dönmek için tıklayın

TED'in Zirvesinde İki Kabataşlı
Konuklarımız 1955 doğumlu iki Kabataşlı: Prof.Dr. Mehmet Tınaz ve Nurcan Bora. Sadece yaşları ve okulları değil ortak özellikleri; spora olan tutkuları ve Tenis Eskrim Dağcılık Spor Kulübü çatısı altındaki başarılarla dolu sporculuk ve yöneticilik günleri…
Profesyonel iş yaşamlarının dışında TED Spor Kulübü'nün Başkanı olan Mehmet Tınaz ve aynı kulübün II. Başkanı Nurcan Bora ile TED Spor Kulübü'nde okul yıllarından bugüne uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Kısaca özgeçmişinizi alabilir miyiz…

Mehmet Tınaz: 1955 yılında İstanbul'da, Beykoz'a bağlı Akbaba köyünde doğdum. İlkokulu Akbaba köyünde okumamın ardından, Nişantaşı Nilüfer Hatun Ortaokulu'nu ve Kabataş Erkek Lisesi'ni bitirdim. 1972 yılında girdiğim İstanbul Tıp Fakültesi'nden ise 1978'de mezun oldum. 1985 yılında uzman, 1990 yılında yine İstanbul Tıp Fakültesi'nde Kulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı'nda Doçent, 1996 yılında da Profesör oldum. Halen İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı'nda öğretim üyesi olarak görev yapmaktayım.

Nurcan Bora: Ben de 1955 İstanbul doğumluyum. İlkokulu Beşiktaş'taki Büyük Esma Sultan ilkokulunda okudum. Ortaokulu Ankara Atatürk Lisesi'nde okumamı müteakip İstanbul'a gelerek lise öğrenimimi Kabataş Erkek Lisesi'nde tamamladım. Sonrasında o zamanki adıyla Yüksek Ticaret Akademisi'ne girdim. Üniversiteyi bitirdikten sonra da çalışma yaşamıma başladım. Şu anda da bir ilaç firmasının İnsan Kaynakları Müdürlüğü görevini üstlenmiş bulunmaktayım.

Ankara'ya gidişiniz ne şekilde gerçekleşti?

N.B.: Ankara'ya gidişim ailemin işleri nedeniyle oldu. Hatta eskrimle de tanışmam 1967'de yine Ankara'da oldu. 1970 yılında tekrar İstanbul'a dönmemiz gerekince nerede okuyacağım diye okul arayışı içine girdim. Kabataş Erkek Lisesi de benim aklıma takıldı. Fakat Etiler'de oturduğumuz için Levent Lisesi'ne gitmemi, Kabataş Erkek Lisesi'nin çok zor olduğu, evimin karşısında okumak varken zorlanmama gerek olmadığı yönünde telkinde bulundularsa da benim fikrim değişmedi. Kabataş'ta okuma ısrarımda başarılı oldum ve Kabataş'a kaydımı yaptırdım. Orada okudum ve sene kaybetmeden mezun oldum.

Niçin Kabataş Erkek Lisesi'ni ısrarla istediniz, ilginiz nereden kaynaklandı?

N.B.: Daha önceki talebelik yıllarımda Kabataş'ın ne kadar köklü bir kurum olduğunu biliyordum. İyi bir liseden mezun olma arzu ve isteğini ön planda tutarak hareket ettim. Bugün dahi bir topluluk içinde konuşulurken nereden mezunsunuz gibi doğal bir soru sorulduğunda ben mezun olduğum üniversiteyi değil, Kabataş Erkek Lisesi'ni söylemekten daha fazla gurur duyuyorum, Kabataşlı olmaktan övgüyle bahsediyorum.

Söylenenler doğru çıktı mı, gerçekten Kabataş'ta okurken zorlandınız mı?

N.B.: Evet çok zorlandım, çünkü okulumuzda cidden sıkı bir eğitim vardı. Ve hocalarımız bizim dönemimizde de hakikaten ünlü, o camiada isim yapmış hocalardı. Ben Oktay Tuncer Hocamızdan, Tarihçi Selahattin Hocadan, İngilizce dersine gelen Necmettin Arıkan'dan, Beden Eğitimi öğretmenimiz Bedri Bey'den hakikaten çok etkilenmiştim. Kendine has bir tarzı, sıkılığı vardı Kabataş'ın.

Keşke onları dinleseydim de bu kadar zorlanmasaydım dediğiniz oldu mu hiç?

N.B.: Hayır olmadı. Tüm Kabataşlılar için de bu böyledir sanırım, o haz hakikaten bambaşka. Ben Kabataş tercihimden ötürü hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Şunu samimiyetle belirtmek isterim ki ne zaman bu konu açılsa gözlerim yaşarır, çünkü Kabataşlılık duygusu apayrı bir duygu bizler için.

Sizin Kabataş Erkek Lisesi'ne gelişiniz nasıl oldu, Mehmet Bey?

M.T.: Benim babam da Kabataş Erkek Lisesi mezunu olduğu için, hiçbir araştırma yapmadan ortaokulu bitirmemin ardından direkt olarak Kabataş Erkek Lisesi'ne yazıldım. Ben gündüzlü olarak okudum. Nurcan Bey'in belirttiği gibi biz de her zaman ailece Kabataşlı olmakla gurur duyuyoruz. Birisi nereden mezunsun diye sorduğu zaman hemen övünçle Kabataşlıyız diye cevaplıyoruz. Tabii okulda hocalarla ilgili anılarımız bitmez. Selahattin Hocayla da bizim çok anılarımız oldu. Nisan ayından sonra sınıf geçenleri sahile bırakır ve hepsine de birer olta verirdi. Diğerleri ise Haziran ayına kadar ders çalışmaya devam ederler ve imtihan olurlardı. Belki şimdiki hocalar da mesleklerinde çok başarılı;ama o zamanki hocaların talebeyle olan ilişkileri çok daha farklıydı.

N.B.: Selahattin Hoca'nın bir özelliği daha vardı. O da bir soru sorduğunda bilemezseniz, elini yumruk yapar, öğrencinin kafasının ortasına vururdu, ama sertçe vururdu.

M.T.: Sonra da elini masaya koyar, masada bekler ve kulak düştü derdi. Siz de gidip kulağınızı oraya koyardınız çeksin diye, o gelip çekmezdi. Onun bir başka özelliği de, kardeş köy okullarına yardım kolu başkanıydı ve hepimizden fazlaca para alırdı. O zaman babamızın maaşı 800 liraysa hoca en az 100 lira alırdı bizden, kardeş köy okullarına yardım diye. Çok değerli insanlardı ve bizi çok iyi yetiştirdiler. Şöyle söyleyebilirim, şimdilerde üniversite sınavına yaklaşık iki milyon kişi giriyor. Üniversiteyi kazanmak zor. Bizim zamanımızda da 450 bin kişi giriyordu fakat üniversitelerin sayısı da ona göreydi, kadrolar da. Bugün 49 tane tıp fakültesi var, o zaman 5-6 tane vardı ve toplam 500-600 kişi girebiliyordu. Ben kendi adıma konuşursam, tıp fakültesine girerken sadece Kabataş'ta öğrendiklerimle ve 10 günlük toparlama kursuna giderek, o 400 bin kişi içinde 265. olmuştum.

O zaman da Kabataş Erkek Lisesi'ni bitiren herkes üniversiteye giriyordu değil mi?

M.T.: Bizim sınıfımızda üniversiteye girmeyen olmadı, bugün 49 kişinin 49'u da iyi konumlarda bulunuyor.

N.B.: Mezun olduğumuz yıl bizim sınıfımız da kayıp vermemişti.

O kadar zorlanmaya rağmen üç senede mezun oldunuz değil mi?

M.T. -N.B.: Üç senede, sene kaybımız olmadı.

M.T.: En zoru kompozisyondu, kompozisyondan zor geçmiştim.

N.B.: Kabataş ortamına göre epeyce başarılı sayılırız aslında. Ben mesela 3 Fen-G talebesiydim. Fen talebesi olmama rağmen sosyal derslerde de gayet iyi durumdaydık. Mesela Oktay Hoca'nın derslerinde çok iyiydim.Kendisi de bunu bana birkaç kez ifade etmişti. Yani fen sınıfı talebesi edebiyat alanında da gayet iyi olabiliyordu. Çok güzel anılarımız oldu; ama arkadaşlarımızın bir çoğunu göremiyoruz, unuttuk, hatta bir çoğunun ismini bile hatırlayamaz olduk, bunlar işin üzücü tarafları tabii.

Sizce bu kopukluğun nedeni nedir? Diğer büyük camiaların mensupları birbirleriyle bu kadar yakın ilişkiler içindeyken, neden Kabataş'ta o birleşme sağlanamıyor?

N.B.: Bilmiyorum Mehmet Bey ne der, ama benim yargım şu; birkaç lise daha var çok daha fazla kenetlenmiş, daha fazla birbirine bağlı. Fakat onların ilkokul veya ortaokul birliktelikleri de vardı. Oysa biz sadece lise kısmından oluşuyorduk, bunun evveliyatı yoktu. Yani birliktelik daha az bir zamana dayanıyordu. Dolayısıyla insanlar birbirlerini unutabiliyorlar. Fakat ben bu kısa eğitim döne- mine rağmen, yine de çok iyi arkadaşlıkların, bağlılıkların kurulduğunu biliyorum. Ancak daha fazla olması hep arzumdu. Yani bir Kabataşlı bir diğer Kabataşlıyı bir yerde gördüğünde farklı duyguyla yaklaşmalı.Adını ne koymak isterseniz koyun bunun, tutması gerekiyorsa tutsun, ona özellik yaratması gerekiyorsa yaratsın, bir Kabataşlı'ya daha farklı baksın, bu benim en büyük arzumdu. Zannediyorum birlikte eğitim yarattı.

M.T.: 70'li yılların başlarında talebe olayları fazlaydı. O sıralarda okulda buluşmaya bile izin vermiyorlardı. Örneğin, biz başka yerde değil de okulda buluşalım dedik, bizi okula da sokmadılar. Sonradan gösterilen gayret daha da yavaşladı. Herhalde artık daha organize çalışıyorlar. Pilav günlerinde yıllara göre ayrım yapılması, insanların mezun olduğu yıllardaki arkadaşlarını görmesi, daha bir kaynaştırıcı olacaktır diye düşünüyorum.

Siz görüşüyor musunuz aynı dönem mezun olduğunuz Kabataşlı arkadaşlarınızla?

M.T.: Çok samimi arkadaşlarımla görüşüyorum, hastanede de var bazı arkadaşlarım. Mesela genel cerrahiden Prof. Dr. Aydın Alper var, kendisi bir dönemin okul birincisidir. Benimle aynı klinikte de Prof. Dr. Kemal Değer var. Ayrıca yine bir Kabataşlı olan Prof. Dr. Azmi Hamzaoğlu da dünyanın sayılı cerrahlarından birisidir.

O dönemlerde belirli mesleklere yöneliş var mıydı?

M.T.: Tıp ve mühendisliklere olan ilgi epeyce yüksekti. Bizim sınıftan tıp fakültelerine giden üç kişiyse, yedi kişi de mühendis oldu diyebilirim.

N.B.: Hakikaten işletme, iktisat, ekonomi gibi idari ve sosyal branşlara yöneliş daha azdı.

M.T.: Fen ağırlıklı çalıştırıyorlardı bizleri, tabii fen bilimleri hocalarımız da çok iyiydi.

Peki Kabataş'tan sonra meslek seçiminizde ne etkili oldu?

M.T.: Benim tek isteğimdi doktor olmak. Bizim zamanınızda ODTÜ merkezi sistemden ayrı bir sınav yapıyordu. Orada da endüstri mühendisliğine girmiştim. Merkezi sistem sonuçları daha geç belli olduğu için önce Ankara'ya giderek ODTÜ'ye ön kayıt sistemiyle yazıldım, sonradan puanlar açıklanınca tıbbı istediğim için tıp fakültesini tercih ettim.

N.B.: İlk önce ben de elektrik mühendisliğini kazandım;ama devam etmedim. Kendimde bir mühendislik altyapısı görmedim. Benim ilk girdiğim üniversite sınavında sorular çalınmıştı. Kazandım;ama o imtihan iptal oldu. Bir kez daha yapıldı, ama ikinci seçimimde Yüksek Ticareti seçtim ve Maliye/Muhasebe mezunu oldum. Ama hiç pişmanlık hissetmedim, kendimi hep ona yatkın hissettim. Mühendislikten ziyade İktisadi İdari bilimlerin sosyal tarafının bende etki bıraktığını, onlara daha hakim ve yatkın olduğumu anladım. Dolayısıyla fen talebesi olmama rağmen böyle bir bölümden mezun oldum.

Kabataş'tan hayatınıza büyük etkilerde bulunduğunu düşündüğünüz bir hocanız var mı?

N.B.: Öncelikle nasihatleri ve ilişkileri açısından Oktay Hoca'yı söyleyebilirim, bir de Necmettin Arıkan Hocamızla aramızda böyle özel bir ilişki oluşmuştu. Bir de zannediyorum Matematik hocasıydı, soyadını hatırlayamadığım Türkan Hanım vardı. Onlarla olan konuşmalarımızda ileriye dönük bir takım yönlendirmelerde bulundular, ancak şu şöyle olsun bu böyle olsun manasında değil de konuşma, söylemler, verilen nasihatlerden sizin algıladıklarınızla yönlendirmeleri etki yarattı. Benim de bugüne kadar iktisat ya da sosyal alanla ilgilenmiş olmamın altyapısı da buraya dayanıyor diye düşünüyorum.

M.T.: Benim etkilendiğim hocalar içinde Selahattin Hoca'yla birlikte, 1.sınıfta ders aldığım Salih Hoca vardı. Hakikaten çok iyi bir kimya hocasıydı, ilk dönem sonunda vefat etti ama o geçen üç ay içinde bize kimyayla ilgili çok değerli bilgiler verdi. Buna inanıyorum, çünkü, benim Kimya ve Matematik derslerim daima iyi oldu. Matematik hocamız da Kemal Bey'di. Sistemli çalışmayı öğretmesiyle bizlere önemli katkılarda bulunmuştur. Daha önce de belirttiğim gibi, hocalarımızın verdiği bu eğitimle bizler üniversiteyi zorlanmadan bitirdik.

Kabataşlılık ruhu her dönemde benzer şekilde hissediliyor ve tanımlanıyor değil mi?

N.B.: Dikkat ederseniz hepimiz üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri ifade ediyoruz. Demek ki, bu bir ezber değil, gerçekten hepimizin altyapısında olan benzer bir duygunun getirisi.

Dergimiz vesileyle bir çok büyüğümüzle bir araya gelme fırsatımız oldu.Hepsinin söylediği tek bir ortak cümle var.O da: “Benim bugünlere gelmemde Kabataş'ta yetişmiş olmamın etkisi büyüktür…”

N.B.: Tabii şunu söylemek isterim. Biraz da mesleki olarak, biliyorsunuz, ben insan kaynakları yöneticiliği yapıyorum. Mesleğe ilk başladığımla bugün arasında yanılmıyorsam 29-30 yıl gibi bir zaman geçti. Hep bu meslekle uğraştım, görüşme yaparken karşınızdaki insanlara soruyorsunuz. Biz de işe girerken böyle sorularla karşılaştık. Ve ben şunu hep gördüm, sordukları hangi lise mezunusunuz sorusuna Kabataş cevabını verdiğimde bunu hissettim, bazıları belli de etti. Muhakkak ayrıcalıklı davrandılar. Tahmin ediyorum, bu direkt söylenmemiş olsa dahi, o işlerde farkında olmadan bir adım öne geçmemizi sağladı. Bilhassa bizim tarz mesleklerde bu çok önemli, benim asıl ileriye dönük arzum, Kabataşlıların içten gelen bir duyguyla birbirine bağlı olması. İleride bu duyguya erişilecek mi bilmiyorum; fakat bu benim hep merak ettiğim konulardan bir tanesidir.

Başarı anlamında Kabataşlılık ne kadar öndeydi? İnsanların size bakış açısı ve yaklaşımları nasıldı?

N.B.: Hayatta yerimiz her zaman iyi oldu, daima ön saflarda oldum. Çünkü karşınızdaki insan Kabataşlılığınızı öğrendikten sonra size bir ayrıcalık tanıyor gibi oluyor. Ama muhakkak başka bir duygu ve bakış açısı vardı. O duyguyla bu işe yöneliyorlardı. Ve ilerleyen zamanlarda ben de bir Kabataşlı işe müracaat ettiği zaman onlara farklı yaklaştım. Bugün görüyorum ki, hepsi bulundukları yerde son derece başarılı ve işine hakim. Bizim iş haya- tında daima bulunması gereken özelliklerdir bunlar, yani insanın işine hakim olması, sahip olması, takibi. Kabataş Erkek Lisesi bunu hakikaten mezunlarına vermiş, ben bunu her zaman gördüm.

Kabataşlıların geldiği yerlere baktığımızda bunun doğru olduğu da ortaya çıkıyor.

M.T.: Orada bize verilen eğitim; hem küçüğüne hem büyüğüne karşılıklı saygı ve sevgi besleyebilmek. İnsan iş ha-yatında da etrafındakilere saygı ve sevgiyi eksik etmezse, herhalde başarısız olmaz diye düşünüyorum.

Okuldan kaçar mıydınız hiç?

M.T.: Ben kaçmazdım, öyle sandalla falan da kaçmadım hiç. Ama arkadaşlarım öyle kaçıyordu. Fakat biraz çalışkan talebe miydik, yoksa o zamanlar daha sessiz bir insan mıydık bilemiyorum. O nedenle bu tip şeyler hiç yapmadım. Okuldan kaçtığımı hiç hatırlamıyorum.

Peki ya siz Nurcan Bey, haşarı bir öğrenci miydiniz?

N.B.: Hayır, ben de Mehmet gibiydim, hiç okuldan kaçtığımı hatırlamam. Okula bağlı, öyle fazla sağa sola kaymayan, Beden Eğitimi derslerinde sporla uğraşıp da sınıfa terli dönmeyen tarzda öğrencilerdendim. Çıkar teneffüsümüzü yapar, sonra da zamanında efendi gibi derse girer, efendi gibi çıkardık. Bir yaramazlığımız yoktu.

Siz eskrime Ankara'da başladım demiştiniz, bu spora olan ilginiz nasıl gelişti?

N.B.: Benim eskrimle tanışmam Ankara'da bulunduğum dönemde, bir doğum günü kutlaması sırasında gerçekleşti. Bir yakınım bana doğum günü hediyesi olarak bir maske, silah ve bir de eldiven getirdi. Ben de bu nedir dedim, hatta şaşırdım, çünkü hiç tanımadığım ve duymadığım bir şey. Bunlar eskrim sporunun malzemeleridir, inşaallah bugünden sonra sen de eskrimci olur, bu spora başlarsın dediler. Ben o tarihte 12-13 yaşlarındaydım. O hediyelerle Ankara Eskrim Kulübü'nde eskrime başladım. O sıralarda da Ankara Atatürk Lisesi'nin orta bölümüne gidiyordum. Çok severek ve gönülden yaptım eskrim sporunu. Bugüne kadar da devam ettirebildim.

İstanbul'a geçiş sürecinde eskrimi nasıl devam ettirdiniz? Doğrudan TED'e mi giriş yaptınız?

N.B.: Evet. Zaten TED o tarihlerde de çok büyük bir spor kulübüydü. O dönemde eskrim branşının Milli Takım'a seçilmiş ünlüleri, büyükleri, büyük dereceler yapmış insanları, hatta bugün Meydan Larousse'nin eskrim bölümünü açtığınızda ismi yazılı olan bir çok kişi hep TED Kulübü'nün sporcusu ve üyesiydi. Dolayısıyla ben de 1970 yılında doğrudan TED Kulübü'nün sporcusu olarak TED bünyesine katıldım. Birkaç tane Türkiye derecem oldu;ama Türkiye şampiyonu olamadım. Bunun yanında üniversiteler arası derecem oldu. Yanlış hatırlamıyorsam 1975 yılıydı, Yönetim Kurulunun başarılı sporculara teklifiyle TED Kulübü'ne üye olarak da kabul edildik. TED Kulübü de, tahmin ediyorum Mehmet de aynı şeyi söyleyecek, bizim için gönül bağıyla bağlandığımız bir yerdir.

Kabataş Erkek Lisesi'nde okurken eskrim yapıyordunuz o zaman?

N.B.: Tabii, Kabataş'ta iken eskrim yapıyordum.

O günlerde Kabataş'ta eskrime bakış nasıldı?

N.B.: Bu spor yapılır mı? Nedir bu? Öyle bir kılıcı sallayıp duruyorsunuz, gibi tepkiler oluyordu;çünkü eskrim genelde temaşa yani bir seyir sporu değil. Seyredene çok büyük zevk veren bir spor branşı değil.

M.T.: Çok iyi yapıldığında aynı değil ama. Şu son dünya şampiyonasında İtalyan ve Rus sporcular arasındaki final müsabakası son derece izlenmeye değerdi.

Sizin tenise başlamanız nasıl gerçekleşti, Mehmet Bey?

M.T.: O zamanlar babam Büyükada'da görevliydi, Anadolu Kulübü'nde. Ben orada tenis oynamaya başladım. O zaman İstanbul Tenis Kulübü vardı. Oraya Rum asıllı Vassil Hoca diye bir hoca gelirdi. O dedi ki, sen iyi tenis oynuyorsun, gel ben seni maça götüreyim, biz de o zaman bilmiyoruz nasıl oynadığımızı…

Kaç yaşlarıydı takriben?

M.T.: Ben altı yaşında başladım tenise, evin önünde oynuyordum hep. Ben 14-15 yaşlarındaydım, ilk oynadığım turnuvada gençler kategorisinde İstanbul Bölge Birincisi oldum. İyi oynuyordum, sonradan Kulübümüzün eski başkanı Prof. Dr. Behbut Cevanşir ile tanışma fırsatı yakaladım. 1972 yılında onunla tanıştığımda, Kabataş'ı bitirmiş ve yine TED Kulübü'nde yapılan Türkiye Finalleri sonrasında, Türkiye Gençler Şampiyonu olmuştum. Sen gel bizim kulüpte oyna, fakat ne meslek seçeceksin diye sordu bana. Ben de Kabataş'ta okuyorum, tıp fakültesine gireceğim diye cevap verdim. Hoca da içinden demiş ki, bu adam her gün sabahtan akşama kadar burada tenis oynuyor, nasıl tıp fakültesine girecek, bakalım ne yapacak. Onu da sonradan söyledi bana. Tenis Eskrim Dağcılık Spor Kulübü'nün de benim hayatımda çok ayrı bir yeri vardır. Çünkü Prof. Dr. Behbut Cevanşir bir daha beni hiç bırakmadı o tanışmadan sonra. Ben TED Kulübü'ne geçtim. Gençler kategorisinde Türkiye Şampiyonu oldum, büyüklerde Türkiye çift erkeklerde 6-7 sene hiç kaybetmeden şampiyon oldum, Milli Takımda görev yaptım. Daha sonraları Kulüpte yaz aylarında açılan tenis okullarında antrenör olarak görev aldım. Uzun yıllar yönetim kurullarında görev yapmamla birlikte, hocamızın vefat etmesinin ardından arkadaşlarımın da desteğiyle hep beraber yönetimi ele aldık. 1999 yılında vefat etti hocamız, ardından 2000 yılından beri Kulübü bizler yönetiyoruz. Tabii ki el elden üstündür ;ama Kulübümüzü gerçekten iyi yönettiğimize inanıyorum. Senelerdir Türkiye Şampiyonuyuz, zaten misyonumuz da o. Biz yönetime geldiğimizden beri kızlarda da erkeklerde de Türkiye Şampiyonuyuz. En son yapılan turnuvalarda bütün branşlarda Türkiye Şampiyonu olduk, eskrimde Türkiye Şampiyonuyuz. Basketbolda 2.Deplasmanlı Lig'de oynuyoruz. Masa tenisinde Süper Lig'de oynuyoruz ki, o kadar müessese takımı arasında bu yerimizi yıllardır muhafaza ediyoruz. Türkiye'nin en büyük amatör spor kulübüyüz diyebilirim.

N.B.: TED Kulübü'nün 68 yıllık bir mazisi var.

M.T.: Düzenlediğimiz organizasyonlarla dünyanın en iyi organizasyonu ödülünü aldık. Bu yıl 6 Eylül'de başlayan Akbank Private Banking TED Open Tenis Turnuvası, 56 yıldır Türkiye'de devam eden uluslararası bir oganizasyon. Bu turnuva dünya standartlarında bir organizasyon ve geçen sene dünyanın en iyi 100 bin dolarlık turnuvası seçildi.

Samimiyetle, tenisi tüm Kabataşlılar'a tavsiye ediyorum. Şunu da belirtmek isterim ki, bu kulübe üye olmak isteyen tüm Kabataşlılar'a her türlü kolaylığı göstereceğiz. Üye olmak isteyen Kabataşlılar burada, ana branşlarımız olan tenis, eskrim ve dağcılığın yanı sıra fitness, mini futbol, masa tenisi gibi branşlardaki faaliyetlerden ve imkanlardan da yararlanabilirler.

Ne kadar süredir TED Yönetimindesiniz?

N.B.: 2000 yılından beri yönetimdeyiz, bu üçüncü dönemimiz. Ama gerek Mehmet Bey gerek ben uzun yıllardan beri yönetim kurulunda yer alıyoruz. Benim 14. yılım doluyor yönetimde.

M.T.: Ben de 1985'ten bu yana yönetim kurullarında yer aldım.

N.B.: Biz hakikaten eski başkanımız Prof. Dr. Behbut Cevanşir'den çok şey öğrendik. Biz yönetimde bulunduğumuz dönemde önemli değişiklikler yaptık, sportif başarımızı zaten siz de çok iyi biliyorsunuz. Ben bu arada şunu da belirtmek istiyorum, buradaki kılıç antrenörümüz, iznimizle Kabataş'ta görev yapıyor. Hakikaten bundan büyük gurur duyuyorum. Sizlerin gayretleriyle eskrimin orada da var olması, hatta Kabataşlı iki kızımızın burada eskrim takımına girmiş olması ve eskrimle ilgilenen bir öğrenci grubunun oluşması beni son derece mutlu etti. Tenis daha fazla popüler olduğu için kendi çizgisinde yürüyor bir şekilde; ancak eskrimin hakikaten bu tarz desteklere ve uygulamalara ihtiyacı var. Tabii Kabataş'ta da böyle bir çalışmanın olması, bizleri ayrıca mutlu ediyor. Onu hakikaten ifade etmek istiyorum. Umarım bu çalışmalar ciddiyetle devam eder.

İçindekilere dönmek için tıklayın