Derneğimiz              
 
 

KABATAŞ DERGİSİ - SAYI 4

İçindekilere dönmek için tıklayın

Piyasada draje sakızın % 50'sinden fazlası bizim elimizde, Ülker; piyasada yer alan Perfetti Van Melle, Intergum ve Kent gibi isimlerin arasına dördüncü oyuncu olarak girdi. Bir dağıtım ve marka gücü olduğu için belli bir pazar payına ulaştı. Ancak bunun ötesinde çok da fazla şansı yok.

 

Kabataş'ta siyaseti ve demokrasiyi öğrendik

Perfetti Van Melle Gıda'nın Genel Müdürü Turgut Ziyal, Kabataş Erkek Lisesi'nde gerçekleştirilen sosyal faaliyetlerin, hayatın temel kavramlarından olan siyaset ve demokrasinin öğrenilmesinde son derece etkili olduğunu söylüyor.

Kabataş Erkek Lisesi, eğitim ve öğretim kalitesiyle yaşadıkları toplumun sorunlarıyla ilgilenen, gerektiğinde okullarında boykotlar düzenleyen, okul içindeki başkanlık seçimlerinde ciddi birer politika öğrenciler yetiştirerek geleceğin yöneticilerini kazandıran bir okul. Vivident'in Türkiye'deki üreticisi olan Perfetti Van Melle Gıda'nın Genel Müdürü Turgut Ziyal de bu isimlerden biri. Turgut Ziyal'le, Kabataş'ta başlayan hayat serüveniyle, kariyer gelişimini ve yöneticilik anlayışını konuştuk. Öncelikle özgeçmişinizden bahseder misiniz? 1 956 yılında İstanbul'da doğdum. Ortaokulu Kadıköy'de okuduktan sonra ailem beni 1 969'da Kabataş'a yolladı. O zamanlar Boğaz Köprüsü yok, ulaşım güç. Bu yüzden beni okula yatılı verdiler. Fakat normalde İstanbul içinden yatılı öğrenci almıyorlardı. Okulun müdür muavinlerinden olan Vahit Kuta l akrabamız olduğu İçin onun ricasıyla okula yatılı olarak girdim. Çok keyifli bir yatılı hayatı yaşadım. Okulu bitirdikten sonra 1972 yılında Boğaziçi Üniversitesi'ne girdim, işletme-iş idaresi Bölümü'nde okudum. 1977'de mezun oldum, 1978'de de aynı bölümde master yaptım. Ondan sonra da iş hayatına atıldım. Koç, Eczacıbaşı ve Tekfen Grubu'nda çalıştım. Son olarak da bundan 14 yıl önce Perfetti Van Melle'ye katıldım, işe şirketin satış ve pazarlama bölümünü kurmak üzere başladım. Son 7 yıldır da genel müdür olarak görev yapıyorum.

Kabataş'a girdiğiniz dönemi anlatır mısınız?

Yatılı kaldığım İlk günler çok zor geçti. Daha önce ailemden hiç ayrı kalmamıştım. Hatta hemen geri döne­yim, yatılılıktan vazgeçeyim, gündüzcü olayım diye düşündüm. Sonra alıştım tabi. O zamanlar Cumartesi ve Çarşamba günleri okul yarım gündü. Annem de bir bankanın Karaköy’deki şubesinde yöneticiydi. Çarşamba günleri yanına gidip hasret gideriyordum. O yıllarda Kabataş'ın yatılılık şartları da bugünkü kadar İyi değildi. 70–90 kişilik büyük yatakhaneler vardı. Ben en küçük yatakhanelerden biri olan 25 No'lu yatakhanede kalıyor­dum. Yatakhane tam da mutfağın, kuzinenin üstüne denk geliyordu. Bu yüzden yatakhanemiz hep çok sıcak olu­yordu. Kış aylarında bile yorgan Örtmeden pikelerle yatıyorduk. Tesadüfen de üç yıl üst üste aynı yatakhanede kaldım. Dolayısıyla sınıf dışında yatakhaneden de bir arkadaş grubum oluştu. Sabah etüdü için 06.30 gibi kalkıyorduk. 08.30'a kadar ders çalışıyor, gündüzcü öğrenciler gelirken biz de kahvaltıya gidiyorduk. Sonra da derslere katılıyorduk.

Kabataş'ın yoğun temposu çok zorladı mı sizi?

Zorlandığım oldu tabii. Özellikle birinci sınıfta çok zor­landım. İnsanın kendi çalışma planını kendisinin hazırla­ması zor oluyor. Oysa evde sizi ders çalışmaya teşvik eden birileri oluyordu her zaman. Bir de ilk sene okulun kütüphanesini keşfedip kitaplar arasına dalınca dersleri iyice boşladım. Ama sonra düzene girdi her şey. Ayrıca deniz kenarında bir okulda okumanın çok büyük ke­yiflerinin yanı sıra dezavantajlan da vardı. Eğer ders sırasında deniz tarafındaki sınıflardan birisindeyseniz denizi görmeniz, geçen vapurun düdüğünü duymanız size müthiş bir zevk veriyordu. Ancak bu yüzden hayallere dalıp dersi kaçırdığım da çok oluyordu.

Hocalarla aranız nasıldı? Hayatınızı etkileyen bir hoca oldu mu?

Ben pek parlak bir öğrenci değildim ama en azından düzgün bir öğrenciydim. Sınıfımız da daha çok çalışkan öğrencilerin olduğu sakin bir sınıftı. Hocalarla pek bir vukuatımız olmadı. Çok kaliteli insanlardı hocalarımız. Örneğin efsanevi müdürümüz Adnan Dinçer çok müthiş bir müdürdü. Öğrencilerle yakın ve sıcak bir İletişimi vardı. Pazartesi günleri bayrak töreninde konuşmaya çık­tığı zamanlar olay olurdu. Beni en çok etkileyen hoca İse Tarih öğretmenimiz İsmet Hanım'dı. Kütüphanecilik eğiti­mi almış olmasına rağmen çok iyi bir tarih öğretmeniydi. Onun sayesinde tarihi çok sevdim. Hala da tarihe çok yakın bir ilgi duyuyorum. Kısacası sevilen ya da sevilmeyen tüm hocalarımızın, bir dünya görüşümüzün oluşmasında ve hedeflerimizi belirlememizde bize çok büyük katkıları oldu.

Kabataş'ın sosyal faaliyetleri nasıldı o yıllarda?

Benim dönemim siyasal bilinçlenmenin arttığı, 1 2 Mart olayının patlak vermek üzere olduğu bir dönemdi. Dolayısıyla hepimiz, ülke sorunlarıyla ilgilenme gibi bir misyonumuz olduğunu düşünüyorduk. Her sabah gazeteler alıyor gündem konularını tartışıyorduk. O dönem başka liselerden Öğrencilerin de katılımıyla Türkiyedeki şiddet olaylarını protesto eden boykotlar yapıldı, derslere girilmedi Kabataş'ta. Aynı dönemde gerçekleşen Milliyet Gazetesi'nin müzik yarışması da çok önemli bir olaydı. Kabataş başarılı bir orkestraya sahipti ve yarışmaya her sene katılıyordu. Ayrıca okulda yapılan başkan seçimleri de ülkedeki genel seçimleri aratmaya­cak bir ciddiyette yapılırdı. Son sene bizim sınıftan Mahmut Kalfa aday olmuş, yaptığımız büyük bir seçim kampanyasıyla de seçimi kazanmıştı.

Kabataş çeşitli şehirlerden gelen Öğrencileriyle kozmopolit bir yapıya sahip. Bunun ne gibi katkıları oldu size?

Çok büyük katkıları oldu diyebilirim, İstanbul’da doğmuş ve büyümüş bir çocuk olarak, diğer kentlerin özelliklerini hiç bilmiyordum. Yatılı olunca ülkenin çeşitli illerinden gelmiş arkadaşlarla daha yakın ilişkiler kurma fırsatımız oldu Kabataş'ta. Mesela, Kemal Değer Sivas'tan gelmiş bir arkadaşımızdı. Her gün babasından mektup alır, o da aynı şekilde cevap yazardı. Kabataş'ta Tuğrul Tanyof, Yaman Barlas, Murat Hız gibi başka okullardan gelen arkadaşlarımız da vardı. Bu arkadaşlar sayesinde Türkiye'ye dair geniş bir kültürel birikimimiz oldu.

Üniversiteye hazırlık dönemi nasıl geçti?


Üniversiteye girişte uygulanan şu anki merkezi sistem henüz başlamamıştı, istanbul Üniversitesi, ODTÜ ve Hacettepe Üniversitesi ayrı ayrı sınavlar yapıyordu. Ben üç üniversitenin sınavına da girdim. İstanbul Unİversite-si'nde direkt yerleştirme yoktu. Sınavdan sonra ön kayıt yaptırıyordunuz, fakülte puanları gece saat 23.00 haberlerinde radyodan anons edilmeye başlanıyordu. Aldığınız puana göre ertesi gün okula gidip kaydınızı yaptırıyordunuz. Boğaziçi Üniversitesi istanbul Unİver-sitesi'nin sınavıyla öğrenci almasına rağmen paralıydı. Puanım tutuyordu ancak paralı olduğu için önce baba­ma sordum tabii. Biraz zor olacak ama hallederiz, dedi. Koşa koşa gittim ve o sene en son kaydı ben yaptırdım.

Okuldan sonra çalışmaya başladığınız ilk yer neresi oldu?

ilk önce Beko Ticaret'te satış elemanı olarak çalıştım. Sonra askere gittim. Askerliğimi de Mardin'in Midyat ilçesinde yaptım. Askerden döndükten sonra Eczacıbaşı'nın Dasa Dağıtım adlı şirketinde ürün yöneti­cisi olarak ça ışmaya boşladım. İki yıl kadar orada çalıştıktan sonra Sinangil Unları'na pazarlama müdürü olarak geçtim. Sonra Mis Süt'te satış ve pazarlama müdürü olarak çalıştım. Daha sonra ETİ Bisküvileri’nin genel satış müdürlüğünü yaptım. Sonra tekrar Eczactbaşı'na döndüm ve Sanipak şirketinin satış müdür­lüğünü yürüttüm. En son olarak da Perfetti'ye satış müdürü olarak geldim. Şimdi de genel müdür olarak görev yapıyorum.

Perfetti'ye geçişiniz nasıl gerçekleşti?

Eczacıbaşında çalışırken teklif geldi, önce çok sıcak bakmadım. Ancak tam o sırada Sanipak'ın yabancı ortağı değişti. Böyle bir yönetim değişikliği olunca kendimi yeni yöneticiye kanıtlamak yerine yepyeni bir şirkette başlamayı tercih ettim.

Perfetti'de göreve başladığınızda genel müdür yine Türk müydü?

Hayır. Benden önceki iki genel müdür de italyan'dı.

Niçin böyle bir değişime gerek duyuldu sizce?

Türkiye'nin ekonomik şartlan çok iyi değil. Sık sık kriz­ler yaşanıyor. Dolayısıyla ülke koşullarını iyi bilmeniz ve hızlı karar vermeniz gerekiyor. Ben ilk yedi yıllık dönemin son üç yılında hem yönetim kurulu üyesi hem de satış ve pazarlama genel müdürü olarak, İtalyan genel müdüre bağlı ama oldukça yetkili bir pozisyonda çalıştım. Bu sayede benim yerel bir yönetici olarak olaylara ne kadar hızlı tepki verebildiğimi gördüler. Böylelikle ikinci İtalyan genel müdürümüz gidince görevi benim almamı daha uygun gördüler.

Şirketin genel yapısı nedir?

Türkiye'deki şirketimiz Avrupa'da İtalya'dan sonra en aktif şirketlerden biri. Özellikle sakız üretiminde en büyük İkinci fabrika bizimkisi. Biz Yunanistan, ispanya, Romanya ve Polonya'nın da içinde yer aldığı Güneydoğu Avrupa İş Bölgesi'nde bulunuyoruz. Yedi ilde şube müdürlüklerimiz ve satış örgütümüz bulunuyor. Toplam 500 çalışanımız var. Burada 7.000 metrekarelik bir kapalı alanda üretim yapıyoruz. Kendimize ait yaklaşık 85, distribütörlere ait 250 civarında araçla ürünlerimizi satış noktalarına pazarlıyoruz. Şirketimizde finans direk­törümüz, üretim direktörümüz, finans bölümünde maliye ve bütçe müdürümüz İtalyan,

Üretim hacminde mi yoksa satış hacminde mi büyüksünüz?

Üretim hacminde büyüğüz. Kapasite olarak onlardan oldukça küçüğüz; ama ürün çeşitliliği ve kalitesi anlamında İtalya’ya çok yakınız. Buradan Yunanistan, ispanya gibi Grubun başka ülkelerine de mal gönderi­yoruz. Zaman zaman İtalya'daki ana şirkete bile mal gönderdiğimiz oluyor.

Satın almanın tamamı İtalya'dan mı yapılıyor?

Burada bir tedarik zinciri bölümümüz var, Bazı ham maddeleri ise ortak alıyoruz. Sakız üretiminde temel ham madde olan sakız mayasını bizim gruba bağlı olan İtalya'daki bir fabrika üretiyor. Onun dışında ambalaj malzemelerinin bir kısmını, şekeri Türkiye'den alıyoruz. Yont üretimi %30 yerli %70 yabancı hammadde kulla­narak yapıyoruz.

Uzun yıllar yöneticilik yapmış biri olarak yönetim ilkeleriniz nelerdir?

Ben inisiyatif kullanmasını bilen kişilerle çalışmak iste­rim. Benim çalışma yöntemim yetkiyi delege etmek şek­lindedir. Yani ben her şeyi kendi yapan yönetici tarzını hiç sevmiyorum. Onun için benimle çalışan arkadaşlar, son derece yetkilendirilmiş şekilde çalışıyorlar. Kendi kendi­lerine birçok konuda karar alabiliyorlar. Ama bunu yapabilmeleri için de o kişilerin kendi alanlarında yetkin kişiler olmaları gerekiyor. Her zaman açık kapı prensi­bine inanıyorum. Hiçbir zaman çalışma arkadaşlarımla arama aşırı bir mesafe koymam.

İçindekilere dönmek için tıklayın