Derneğimiz              
 
 

KABATAŞ DERGİSİ - SAYI 4

İçindekilere dönmek için tıklayın

 

 

Yıktın perdeyi eyledin viran

Hiçbir sevgi yetmiyordu bize... Başkalarının kalplerinde ya rai-tığımız, ateşlediğimiz sevgilerle yaşayabiliyorduk ancak... Çünkü birileri bizi ilk ve gerçek sevgiden yoksun bırakmıştı...Ve bu boşluk hiçbir aşkla, hiçbir sevgiyle dolacak gibi değildi... Birinden, öbürüne, sonra bir başkası daha... İşte tam bulduk, derken, elimizde soluk, hüzünlü cam kırıkları kalıyordu...
Sevgi arsızıydık sanki... Doğumumuzla birlikte verilmemiş olan o ilk ve gerçek sevginin yeri hiçbir insanın sevgisiyle dolacak gibi değildi...

Dünyayı zihnimizde taşıyorduk sanki... Karşılaştığımız, bizi sevsinler, bize bağlansın­lar, diye uğraştığımız insanları ayrı birer var­lık olarak tanımaya, anlamaya çalışmıyor­duk... Onlardan isteğimiz sadece içimizde­ki o büyük boşluğu doldurmalarıydı...

Bu boşluğu doldurmaları için bize hayran, sonsuz sevgi dolu ve itaatkâr insanlar olmaları gerekiyordu... Bir uzantımız olmaları...

Belki bu güne dek gerçek anlamda hiç var olmadığımız için, kendimizden kur­tulup başkalarının hayatlarına, kalplerine girmediğimiz, yüreklerimiz hep bizde kaldığı İçin çekici, parıltılı İnsanlardık... O yaralı, o hasta varlığımız çekiyordu sanki İnsanları bize... Hiç gerçek anlamda yaşamamışlığımız...

Gerçek anlamda yaşamadığımız İçin bize yaklaşan insanı Önce hiç olmadığı kadar yüceleştiriyor, kafamızda yarattığımız o sahte idollerden birinin yerine koyuyorduk... Çünkü onu olduğu haliyle anlayıp sevmek çaba isterdi... Onu zayıflıklarıyla sevmek, bizi kendimizden kuşkuya düşürürdü... Bir İnsanı zayıflıklarıyla sevmek bize o derin boşluğumuzu hatırlatırdı...

Bu karşılaşmada içini açmayan, kendinden vazgeçmeyen, adını hiç unutmayan taraf biz olmalıydık... Çünkü içimizi açarsak, kendimizden vazgeçersek, adımızı unutursak içimizdeki o büyük boşluk görünebilirdi... Hiç var olmadığımız... Kendimizi bugüne dek bir başkası için hiç feda edemediğimiz o hiç yaşamamışlığımız ortaya çıkardı... İçimizdeki o katil ortaya çıkardı... Onla yaşamaya mecbur olduğu­muz... Mahvolmamak için mahvetmek zorunda olduğumuz...

Evet... İçimizdeki katil... Çünkü bizi se­venlerin sevgisini onları öldürmek için
kullanıyorduk... Onların önce varlıklarını
gizleyen perdelerini, kapaklarını, zırhlarını
açmalarını sağlıyor, çırılçıplak bırakıyor,
sonra en zayıf, en kırılgan yerlerinden
zehirli dudaklarımızla öpüyor ve onları o
halde bırakıyorduk... Sonra da bir daha
hiç aramıyorduk... Onlardan

avuçlarımıza dökülen cam kırıklarına bakıp: Hayır aradığım bu değildi, o da diğerleri gibiydi, beni istediğim gibi sevmedi, deyip bir başkasına gidiyor­duk...

Birkaç gün önce yüceleştirdiğimiz insan-arı bize koşulsuz bağlandıklarını hissettik­leri anda istediğimize kavuşuyor ve onu beklemediği bir anda küçümseyip aşağılı­yor, sonra yolumuza devam ediyorduk... Aradığımız o değildi, diyorduk, o uymuyor­du, diyorduk yarattığımız idolümüze, o içimizdeki boşluğu dolduramazdı...

Öyleyse bir başkasını, bir başkasını daha denemeliydik... Ta ki içimizdeki boşluk

dolana dek... Ama dolacak gibi değildi... Bize kendisini sunan her sevginin bir buz kovasına atılmış küçücük bir kor parçası kadar hükmü oluyordu ancak... Ama biz kazanmayı terk etmek sanırken içimizdeki boşluk daha da büyüyordu...

Bize sevgiyle yaklaşan insanları Öylesine çaresiz, öylesine çıplak anlarında terk ediyorduk ki, birçoğu adeta sevme yeteneğini yitiriyordu... Önce bir süre o zehirli ateşle bir başlarına için için yanıyorlar, ateşleri dinerken bize ışıkla açılan kalplerine kasvetli bir gölge iniyor ve ardından içle­rine doğru kırgın bir nefretle dönüyorlardı...

Kimi geceler boşluğumuza aşık ettiğimiz, sonra da yapa­yalnız bıraktığımız kurbanlarımızın çığlıklarıyla uyanıyorduk...

Sonra biz değil, söylediklerimiz değil, hayatın kendisi usulca hissettirmeye başladı, başka dünyaların insanı olduğumuzu, çok başka şeyler özlediğimizi… İşte o zaman birbirimizi kendimiz için değiştirmeye başladık... Kim kimi kendisi için daha uysal, daha itaatkâr, daha evcil yapacak­tı... Herkes kendisini diğerinden daha kusursuz buluyor, böyle gördüğü için her şeyi kendisinde hak olarak görü­yordu... O beni kıskandığı zaman bunu sevgi diye gösteri­yor, ben onu kıskandığım zaman bu onun gözünde hiç de soylu bir davranış olmuyordu... Durmadan birbirimizde suçluluk duyguları uyandırmaya çalışıyorduk...

Aramızda gizli bir savaş başlamıştı... Birbirimiz için yarat­tığımız o sahte idoller çatlamaya başlamıştı bir yerlerinden...

İşte biz birbirimizle böylesi gecelerden birinde karşılaştık...

İkimiz de birbirimiz için fazlasıyla çekici ve parıltılıydık. Kafamızda yıllardır gezdirdiğimiz idollerin içine hemen yer­leştirdik birbirimizi... Sanki daha yüz yüze gelmeden önce böyle bir şeyin olacağını sezmiş gibiydik... İkimiz de güçlü, sevecen ve kendimizden emin gözüküyorduk... Fark etmi­yorduk daha birbirimizin içindeki o derin boşlukları... Ama birbirimize öyle çekici ve parıltılı görünüyordu k ki, İçimizdeki boşluklar henüz acı vermeye başlamamıştı...

İkimiz de birbirimizi hiç olmadığı kadar yüceltiyorduk... Henüz, bu aradığım insan değil, bu o değil, aşamasına gelmemiştik, iki karanlık orman birbirini ne kadar severse o kadar seviyorduk işte... Daha önceleri başkalarına yap­tığımız gibi, birbirimizi tanımaya, anlamaya, öğrenmeye çalışmıyor, durmadan kendimizi anlatıyorduk... Başka arı için ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğumuzu... Ne çok sevildiğimizi, ama gerçek anlamda bizim sevgimize kim­selerin layık olmadığını... Gerçekte kim olduğumuzu, ne olduğumuzu, ne için yaşadığımızı anlamaya çalışmadan bir­birimizin aynasında kendimize hayran olup duruyorduk...

Çünkü ne o benim istediğim gibi oluyordu, ne de ben onun istediği gibi... Kimse kendi düzenini değiştirmiyordu. Ben böyleyim beni böyle kabul et, sen bana uy, diyorduk birbirimize durmadan...

Kimse bir diğerine içini açmıyor, zayıflığını, çaresizliğini, asıl önemlisi o büyük boşluğunu göstermeye yanaşmıyordu... Zayıflıklarımızı birbirimize göstermemek için usta bir taklitçi gibi kılıktan kılığa giriyor, durmadan benlik değiştiriyorduk...

Kendimiz için acı çekiyorduk, birbirimiz için değil. Anlamak değil, anlaşılmak istiyorduk. Bu trajik karşılaşma değil, o deva bulmaz dertlerimiz için değil kendimiz için ağlıyorduk, ağladığımız zamanlarda...

Birbirimizi özlediğimiz için değil, kendimize duyduğumuz o derin hasretle koşuyorduk buluşma yerlerine... Yorulmaya, tükenmeye başlamıştık... İkimizin de beklediği o an yavaş yavaş gelmeye başlamıştı... Kim kimi en çıplak, en zayıf anın­da o zehirli öpücüğüyle öpecek ve onu orada bir başına, o en çaresiz anında bırakıp gidecekti... Kim kazandığı anda öbürünü terk edip gidecek ve bir daha aramayacaktı...


İçindekilere dönmek için tıklayın