Derneğimiz              
 
 

KABATAŞ DERGİSİ - SAYI 3

İçindekilere dönmek için tıklayın

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan ve Meclis Birinci Başkan Vekili
Ümit Özerol

 

Huzur ortamı sağlanırsa sorunlar çözülür

Gerek tarihi dokusu, gerekse doğal güzelliğiyle dün-yanın sayılı metropollerinden olan İstanbul, bu güzelliklerinin yanında hızla artan nüfusu ve bozuk sosyal yapısı nedeniyle ortaya çıkan bîr çok Önemli sorunla da uğraşmak durumunda. Bu sorunların çözümü için yapılan çalışmalarda, merkezi hükümetin olduğu kadar yerel yönetimlerin de önemli payı oluyor. Kabataş Erkek . sesi mezunu olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan ve meclis Birinci Başkan Vekili Ümit Özerol ile Kabataş'ta yaşadık­tı ile bunların hayatına olan etkilerini ve bu büyük şehrin sorunlarının çözümüne ilişkin çalışmalarını konuştuk... Kabataş'a gelişinizi anlatır mısınız? Benim ailem Malatyalı. l945 yılında bu şehirde doğdum. Ancak babam memur olduğu için tayinler dolayısıyla, Malatya'ca ;ok yaşama İmkanım olmadı, ilkokul ve ortaokulu Düzce'de idim. Çünkü babam oraya görevli olarak atanmıştı. O zaman Düzce'de lise yoktu. O dönemde, Düzce'de ortaokulu bitiren ağabeylerimizin hepsi Kabataş'a yatılı olarak giderlerdi. Kabataş, o günlerde de, bugün olduğu gibi Türkiye'nin en iyi okullarından bir tanesiydi. Yani Düzce'de bir Kabataş modası vardı diyebilirim. Ben Kabataş'ın nerede olduğunu, nasıl bir okul olduğunu bilmediğim halde, burada okuyanların sayısının Fazla imasından dolayı, liseyi okuyacağım okulu çoktan belirlemiştim. Yatılı okumayı da göze almıştım. Ama tam ortaokulu bitirdiğim sene, babam Beşiktaş Tapu Müdürlüğü'ne atandı, Biz de Ortaköy'de oturmaya başladık. Yani ben yatılı okumayı göze almışken, Kabataş'a yaya gider gelir hale geldîm.

Kabataş'a 1961 yılında girdim. 1964 yılında da bitirdim, O zamanlar, bugünkünden çok daha fazla popülerdi. Gerek üni­versiteye verdiği talebe sayısı itibariyle, gerek gerçekleştirdiği etkinlikler itibariyle... Biz orada okuduğumuzdan dolayı kendimizi ayrıcalıktı hissederdik. Girdiğimiz bir yabancı ortamda "Kabataşlıyız" dediğimizde, çok farklı davranılırdı. Elbette bu da bizi çok memnun ederdi. Öğretmenlerimiz kendilerini mesleklerinde ispat etmiş kîşîlerdi. Kendi yazdıkları kitapları bizlere okutuyorlardı. Mesela ben matematik dersimi Kemal Salman'dan aldım. O'nun kendi kitabını ders kitabı olarak kullanıyorduk. Yani böyle bir eğitim kadrosu içerisinde yetiştik.

Öğretmenlerinizle ilişkileriniz nasıldı?

Öğretmenlerimizle son derece iyi ilişkilerimiz vardı. Öğretmenlerimizin kendilerini kabul ettirmîş İnsanlar olduğunu söylemiştim. Bu sadece mesleki başarı anlamında değildi. Öğrenci psikolojisinden de çok iyi anlayan insanlardı. Bizlerle arkadaş gibi diyalog kurabiliyorlardı Yani ben, Öğretmenlerimin verdiği destek sayesinde, Anadolu'dan gelmiş olmama rağmen, İstanbul'daki bir liseye adapte olmakta hiç zorluk çekmedim.

Kabataş'taki disiplin ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yatılı öğrencilerin olduğu okullarda, disiplin çok daha fazla Ön plana çıkıyor Çünkü okul. ya' ı öğrencilerin hayatlarını geçirdikleri yer oluyor. Orada eğer belli bir aile disiplini kuramaz-sanız, bir otorite kuramazsanız oradaki çocukların bırakın iyi eğitim almalarını, Özel hayatlarında da sorunlarla karşılaşmalarını engelleyemezsiniz. Kabataş Lisesi bu açıdan son derece üst düzey bir yerdi. Okul içerisinde bir aile disiplini vardı. Ancak insanları yıldıran, sürekli dayağın olduğu bir disiplin anlayışı değildi bu. Bizim ailelerimizde ne varsa, oradaki disiplin de aynısıydı. Bu sadece yatılı öğrenciler için değil, yatılı olmayanlar için de geçerliydi.

Üniversite'yi nerede okudunuz?

Kabataş, o dönemlerde Türkiye'nin bir numaralı lisesiydi. Bu­nun en önemli nedeni derslerin kalitesiydi. Üniversiteye giriş imtihanındaki başarıları inanılmazdı. Başarılı olabilmek için elbette çok çalışmak gerekiyordu. Elbette müfredat diğer liselerdeki île aynıydı. Ancak sınavlarda başarılı olabilmek için, işlenen konulara çok daha fazla hakim olmak gerekiyordu. Bu nedenle ağır bir liseydi. Ama ağır bir lise olmasının, üniversitede çok ya­rarını gördüm. O zamanlar merkezi sistem üniversite imtihanı yoktu. Her fakültenin sınavı ayrı yapılıyordu. O zaman girdiğim sınavlarda iktisat, Hukuk ve Jeofizik fakültelerini kazandım. Ben jeofiziğe girip petrol mühendisi olmayı kafama takmıştım.

Benimle aynı sınıfta okuyan ve Ortaköy'de oturan Yaşar diye bîr arkadaşım vardı. O, İstanbul Üniversitesi'nin İktisat Fakültesi'nden başka bir yeri kazanamadı. Okula beraber gidip gelmek ve derslerde yardımlaşmak için ben de İktisat'a girdim, iktisat, o dönemlerde kolay girilen ancak zor çıkılan bir okul olarak tanımlanırdı. Bugünden bakınca "iyi ki girmişim" diyorum.

Şimdi bir şans daha verseler yine iktisat Fakültesi'ne girerim. Lisedeki altyapının çok iyi olmasının faydalarını üniversitede gördüm. Örneğin çok iyi çalışma disiplini almıştık, bir derse çalışırken nereden başlamamız gerektiğini Öğrenmiştik. Bu sayede İşletme ve Maliye Disiplini Bölümü'nü hiç takıntısız bitirebildim.

İs hayatına nasıl atıldınız?

iktisat Fakültesi'ni bitirdikten on beş gün sonra askere gittim Yedek subaylığımı Tuzla Piyade Okulu'nda yaptım. Biz Tuzla'yı bin iki yüz yedek subay adayı olarak gitmiştik. Ben okulu üçüncülükle bitirdim. Sonra kurada 6. Jandarma Eğitim Alayı Yoz gafı çektim. Oraya gittiğim zaman da, görev dağılımında alayın disiplin subayı oldum. Bu açıdan son derece rahat bir askerlik dönemi geçirdim.

Askerlikten sonra Kartal'da mali müşavirlik bürosu açtım. Ailem hala Beşiktaş'ta oturuyordu o sıralarda. İktisat Fakültesi'ndeyken ailemin maddi gücü yetersiz olduğu için hem çalışıp hem okuyordum. Bu sayede iş hayatından bir çok insanı tanıma fırsatım oldu. Kartal'da çalışan arkadaşlarım onlarla birlikte bir iş yapmamızı istedikleri için, ailem Beşiktaş'ta oturduğu halde Kaltal'da çalışmaya başladım. Uzun yıllar mali müşavirlik yap tim. İşlerimiz çok da iyi gitti. Bugün İstanbul'daki mali müşavirlik büroları arasında yapılan sıralamada ilk 10'a giriyoruz. Bu İşimiz hala devam etmekte. Bu iş dışında kardeşlerimle beraber inşaat malzemesi satan bir şirket kurduk. Bu İslerim devam ederken hiç bir zaman kamu sektöründe çalışmadım. Ayrıca hiçbir zaman bir işverene bağlı olarak da çalışmadım.

Siyasete girişiniz nasıl oldu?

1983 yılında Anavatan Partisi kurulmuştu. Ben o zamana kadar hiçbir siyasi partiye girmemiştim. Allah rahmet eylesin Turgut Özal, ANAP Başkanlığı görevi dolayısıyla her yeri dolaşırdı. Kartal'a da gelirdi. Benim Malatyalı olmam dolayısıyla bizi tanıştırdılar. iyi bir diyalogumuz oldu. Bu diyalog siyasete gir­mem konusunda yapılan bir teklife dönüştü. Benim kafamda öyle bir şey yoktu. Üstelik babam da, bizim kesinlikle siyasete girmememiz için telkinde bulunurdu. Bu nedenle de siyasete uzak hissederdim kendimi. Yerel seçimlerin yaklaştığı bir tarihti. Çevremdekiler, siyasete tam anlamıyla girmesem bile, hiç değilse Kartal'a hizmet için bir şeyler yapmam konusunda ısrar ettiler. Ben o zamanlar belediye meclis üyeliğinin ne olduğunu bile bilmiyordum. 1984 yerel seçimlerinde belediye meclîs üyesi oldum. Bunun yanında Kartal Belediyesi'nin Bütçe Plan Komisyonu'nun başkanlığını yaptım beş sene boyunca. Son dönemde de oluşan bir boşluk nedeniyle 8 ay kadar belediye başkanlığı vekaleten yürüttüm.

Bütün bu faaliyetlerim nedeniyle Büyük Şehir Belediyesi'yle sıkı diyalog halindeydim. Bu işler yürütülürken Sayın Bedrettin Dalan ile tanışma imkanını buldum. Kendisiyle beraberliğimiz bugün de devam etmektedir. Böylesine yoğun çalışmama rağmen, siyaseti sevmemiştim. Siyaset benim yapıma uygun bir alan değildi. Zaten Sayın Nurettin Sözen'in belediye başkanı olduğu dönemde siyasete ara verdim. Tekrar dönmeye de hiç niyetim yoktu.

Sözen döneminin sona erdiği 1994 seçimlerinde ANAP yönetimi, Kartal belediye başkan adayı olması için çok yakın bir arkadaşıma teklif götürdü. Bunun üzerine hemen bana geldi. Meclis üyesi olmam şartıyla bu adaylık teklifini kabul edeceğini söyledi, iş bu noktaya gelince "evet" demek durumunda kaldım.

İnsanların hayatta çalışması gerekir. Bunun yanında insanla­rın kendi kabiliyetleri var. Yükselmelerinde bu da çok büyük bir etken. Ancak bir insanın hayatta geldiği noktada tesadüflerin de çok büyük etkisi var. Bu yaşananları o yüzden anlatıyorum.

Meclis üyeliği listesi iki ayrı liste olarak hazırlanıyordu. Birincisi kontenjan liste, diğeri de normal listeydi. Kontenjan listesin­de Kartal'da 4 meclis üyesi yazılır, eğer o partinin gösterdiği aday belediye başkanlığını kazanırsa o listedekiler üye olur. Normal listedekiler ise, partinin aldığı oy oranında meclise girerler. Ben başkan adayı olan arkadaşıma, seçime onun için girdiğimi bu nedenle kontenjan listeden aday gösterilmek istediğimi söyledim. Böylece kendisi seçimi kazandığı taktirde, ben de meclise girecektim. Tabi siyasette her şey sizin istediğiniz gibi olmuyor. Listeler yapıldı ve Ankara'ya gönderildi. Ankara'da kontenjanın birinden beni çıkartıp, asıl listenin birinci sırasına yazmışlar. Çünkü kontenjan listeye adının girmesi İçin başka bîrisine söz vermişler. Arkadaşım seçimi kaybetti, kontenjan liste meclise giremedi. Benim olduğum liste meclise girdi. Böylece ANAP'ı temsilen belediye meclis üyesi oldum. Yani Ankara'da o değişikliği yapmamış olsalardı, bugünlere gelemeyecektim.

Büyükşehir Belediyesi'nde de önemli görevler aldınız...

O seçimlerde şimdiki Genel Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan, başkan olarak seçilmişti ama mecliste çoğunluğu yoktu. Belediyedeki en önemli komisyon bütçe plan komisyonudur. Bu komisyon yasayla kurulan tek komisyondur. Orada her parti meclisteki sandalye sayısı oranında temsil edilir. Seçimlerden sonra partilerin belirlediği 11 isim bütçe plan komisyonuna geldi. Ancak bir başkan seçmek gerekiyordu. Refah Partisi'nden 5, ANAP'tan 3, CHP'den 2, DSP'den de l üye vardı. RP bir aday gösterdi, ANAP ile CHP anlaşarak beni aday gösterdiler. Oylama yapıldığında DSP'li arkadaş kendisine oy verdi. Beşe beş bir eşitlik oldu. Bu durum, yapılan 20 tur seçimde de değişmedi. DSP'li arkadaşı bir türlü ikna edemiyorduk. Sorun bize oy vermesi değildi. Sadece bîr tercih yapmasını istiyorduk. O da kendisine oy vermemizi istiyordu. Bu durum değişmeyince RP'li arkadaşla benim adlarımızı bir torbaya koyup kura çekme kararı alındı. Bu kuradan ben çıktım ve Plan Bütçe Komisyonu Başkanı oldum. Yeni bir seçimin yapılacağı İkinci senenin başında, bir takım istifalar nedeniyle RP'nin bir çoğunluğu söz konusu oldu il meclisinde. Dolayısıyla komisyonda da aynı çoğunluğu elde ettiler. Ben ANAP'taydım. Buna rağmen Tayyip Bey, kendi grubuna, benim komisyon başkanlığından alınmamam noktasında yol gösterdi. Bir buçuk sene kadar ANAP üyesi olarak bu görevimi sürdürdüm. Daha sonra ANAP İl başkanıyla aramızda bir fikir ayrılığı oldu, bu nedenle istifa ettim. O tarihten sonraki bir buçuk sene de bağımsız olarak görevimi sürdürdüm.. Bu şekil­de üçüncü seneye gelindi. Ancak bağımsız bir üyenin bütçe ko­misyonuna girmesi mümkün değildi. Buna rağmen Tayyip Bey yine meclisteki bütün partilerle görüştü. "Bağımsız olmasına rağmen Ümit Bey komisyona girmeli ve başkan olmalı" dedi. Diğer partilerin de bu duruma itirazı olmadı. Ben de Türkiye'de bîr ilki gerçekleştirerek, bağımsız üye olarak komisyona girerek başkan oldum. Dördüncü sene, yani Tayyip Erdoğan'ın görev­den alınmasından 5 ay evvel Refah Partisi'ne geçtim. Devam eden zamanda da, seçime kadar başkanlık görevini sürdürdüm. Aynı zamanda İSKİ'nın de denetçiliğini yapıyordum.

Tayyip Erdoğan, görevden ayrıldıktan sonra, 1999 seçimle­rinde Ali Müfit Gürtuna başkanlığa aday oldu. Biz Ali Müfit Bey ile Kartal Belediyesi'ndeki belediye meclis üyeliği görevimden beri tanışıyorduk. Kendisi de o dönemde, ANAP'tan bele­diye meclis üyesiydi. 1 999 seçimlerinde ben yine Belediye Meclis Üyesi olarak seçildim. Bu dönem Belediye Başkan Vekilliği görevini yürütüyorum. Refah Partisi kapatılınca, Fazilet Partisi'ne geçtim. Fazilet Partisi de kapatılınca, bizler bağımsız kaldık. Burada Türkiye'de bir ilki gerçekleştirdim. Bağımsız olmama rağmen, Meclis Birinci Başkan Vekilliği'ne partilerin oybirliği İle yeniden seçildim.

Siyaset dünyasında böylesine bir güven yaratmanızda ki önemli etkenler nelerdir?

Ben sadece siyaset yapmak için bu işlere girmedim. Bugüne kadar hep aynı dünya görüşünde oldum. İnsanları inançlarıyla, giyimleriyle, yedikleri içtikleriyle hiç ayırıma tabi tutmadım. Her kesimden arkadaşım oldu hayatım boyunca. Kendime göre İlke­lerim oldu hep ve her zaman o İlkeler doğrultusunda hareket et­tim. Hiçbir zaman kendime, onunla oturulmaz, bununla şu yapılmaz gibi sınırlamalar koymadım.

Öğrencilik yıllarımda da böyleydim. Siyaset içerisinde aldığım görevlerde de, hiç kimse benim bir partinin körü körüne taraftarlığımı yaptığımı söyleyemez. Böyle bir eleştiri de hiç gelmedi. Hiçbir belediye başkanı arkadaşım, benim bir partinin üyesi olmam noktasında bir rahatsızlık hissetmedi. Bütün belediyeler, karşılaştıkları sorunlarını bana getirirler. Ben de samimiyetle çözmeye çalışırım.

İktidarda olan partinin bir üyesi olarak belediyecilik yapmak bir avantaj sağlıyor mu?

Ak Parti'nin yerel yönetimlere yaklaşımı konusunda parti ayırımı yaptığı söylenemez. Bir sıkıntı olduğunda bütün belediyeler o sıkıntıyı yaşıyorlar. Bir yardım yapılacaksa, her belediye bü­yüklüğü oranında o yardımdan yararlanıyor. Ancak, İletişim kurabilme noktasında, mensubu bulunduğunuz partinin içerisinde çok daha fazla İmkan bulabiliyorsunuz. Bu bir avantaj. Ancak Ankara, yerel yönetimlere tüm Türkiye çapında bir yardım ya­pıyorsa, bunu oraya çok buraya az vereyim seklinde paylaştırmaz. Bu son derece çağ dışı bir davranış durdu. Bu kadar küçük oyunlarla oy toplama hevesinde olan bir parti değiliz.

Belediyecilikteki hizmet anlayışınız nedir?

1994 seçimlerinde Tayyip Erdoğan'ın belediye başkanı olmasıyla, yerel yönetim anlayışında yeni bir ufuk açıldı. Yani o zamanki yerel yönetim anlayışı yerini çok daha çağdaş bir anlayışa bıraktı. Sadece fiziki yatırımlar yapan, çamurla, yolla uğraşan bir anlayıştan, sosyal dokusu çok güçlü bir belediyecilik ayışına geçildi. Bu anlayış sayesinde yerel yönetimlerde çok muvaffak olduk. Halk da bunu böyle değerlendiriyor. Yerel yönetimlerdeki etkinliğimiz sürdüğü sürece de bu yeni anlayış uyanmaya devam edecektir.

Bu anlayışın İstanbul'daki uygulamalarını anlatır tısınız?

İstanbul'un nüfusu, tahminlerimize göre 12 milyon. Gerek alan gerekse nüfus açısından İstanbul dünyanın en büyük metropollerinden. Üstelik İstanbul yeni kurulan bir şehir değil. 3 bin yıllık bir geçmişi var. Bu şehre hizmet verirken, çağı yakalamak e sizinle eş değerdeki metropollerle yarışmak mecburiyetindeyiz. Ayrıca tarihi dokuyu da korumak zorundasınız. Bütün bunların yanında olağanüstü olan doğal yapıyı da bozmamak durumundasınız. Bu üç unsuru iyi bir şekilde dengede tutamaz, İstanbul'a hizmet veremezsiniz.Bakıldığında İstanbul'un en önemli sorununun ulaşım . buğunu söylemek gerekir. Bu sorunun çözümü için çok büyük çalışmalar yaptık. Ulaşım zorluğunun ancak ve ancak raylı sistemle çözülebileceği şeklinde bir anlayışa sahibiz. Ancak bu sistem, tarihî dokunun korunmasının gerekliliği nedeniyle her yere ulaştıramadığımızdan ve maliyetin yüksek olması nedeniyle istediğimiz hızda uygulayamıyoruz. Şu anda 1 14 kilometrelik ray sistemi kullanılıyor, 40 kilometrelik kısmın da çalışmalar devam ediyor. 2005'in sonuna kadar bunu 200 kilometrenin zerine çıkarmayı amaçlıyoruz. 250 kilometreyi bulduğumuz an İstanbul'da bir rahatlama olacak. Benim ne yapmak isliğimi sorarsanız, fiziki yatırımları zaten yapmak zorunda olduğumuz için bir kenara bırakıyorum. Yani İstanbul'a hizmet Diyorsanız, dünyanın yerel yönetim konusundaki durumunu biliyorsanız tabi ki fiziki yatırımları yapacaksınız. Boş oturacak
aliniz yok. Bulabildiğiniz kredilerle İstanbul'a Miniaturk de yapacaksınız, akvaryum da yapacaksınız. Bütün bunlardan çok önemli bir şey var: Sosyal dokunun durumu, İstanbul'a da 4 milyon turist geliyor. Tarihi ve doğal dokusu İstanbul kadar güzel olmayan Prag'a 10 milyon turist gidiyor. Yani 3 milyonu 4 milyona çıkartmak İstanbul için bir başarı değil. 15 milyon rakamını bulmak gerekir. Bunu yapabilmek için de İstanbul 'da sosyal huzuru yakalayabilmek gerekir. Bir kar yağıyor, sokakta yaşayan yüzlerce İnsan donma tehlikesi geçene kadar spor salonlarına toplanıyor. Kar bitince, o insanlar yeniden sokaklara bırakılıyor. Çocuklara bakıyorsunuz, gazetelerde tinerci" diye afişe ediliyorlar. Oysa onlar tinerci olarak doğmadı. Buradaki sorun ailelerin yapısından ve bizim değer ölçülerimizdeki bozulmadan kaynaklanıyor. Gençlere baktığınızda uyuşturucu gibi sorunlarla karşı karşıya olduklarını görüyorsunuz. İnsanların büyük bir kısmı işsiz. İşi olanların çoğu da işi varmış gibi görünüyor. Yani iki çocuklu bir ailenin reisi asgari ücretle çalışıyorsa, bu insan için işi var denilebilir mi? Yaşaması için gerekli olan gıdayı bile alamıyor. Çocuğunun eğitimi ve sağlığı :in bîr şey yapamıyor. Böyle bir İstanbul'da huzuru temin etmek :on derece Önemli. Yani turist buraya geldiği zaman, medyadan bu sorunların asgariye indirilmiş olduğu bir İstanbul görmek veya okumak ister. Yaşanan en ufak bir sorunda bütün rezervasyonlar iptal ediliyor. Sermaye de aynı şekilde hassas. Huzurun olmadığı bir ortamda, bırakın yabancıları kendi vatandaşlarınız bile yatırım yapmaya çekiniyor.

İçindekilere dönmek için tıklayın