Derneğimiz              
 
 

KABATAŞ DERGİSİ - SAYI 3

İçindekilere dönmek için tıklayın

İlkfer Denizcilik'in kurucu ortağı
İlker Meşe

 

İnsanlar denizde kader birliği yapıyor

İIker Denizcilik'in kurucu ortağı olan İlker Meşe, Kabataş'ta geçen yıllarının yanı sıra, yaşamının denizlerde geçen kesimini de anlattı. Meşe’nin anlattıkları denizcilerin bilmediğimiz yanlarını da gözler önüne seriyor, İlker Meşe, uçsuz bucaksız denizlerde yaşam ve yol sa­vası veren insanların hayatlarına ortak ediyor bizi.

Kabataş'a gelişiniz nasıl oldu?

Kabataş Erkek Lisesi'ne gelişim, Kabataş'ta okumuş ve okumakta olan Ayancıklı hemşerilerim sayesinde oldu. Ayancık, burada kurulmuş olan Orman İşletmesi sayesinde, dışarıdan gelenlerin de etkisiyle son derece entelektüel yapıya kavuşmuştu. Ayancıklılar sözünü ettiğim bu yapıdan etkilenip, çocuklarını hep daha iyi okullara, daha iyi eğitim görmeleri için yönlendirirdi. Bu ailelerden bir tanesi de benim ailemdi. Ailem büyük fedakarlıklarda bulunarak beni Kabataş'a gönderdi.

Kabataş'a, lise birinci sınıfı Ayancık'ta okuduktan sonra geldim, 1972-73 döneminde de mezun oldum. Kabataş'ta okumuş olan Ayancıklı ağabeylerimiz çok başarılı oldular ileriki dönemlerde. Çoğu doktor oldu onların.

Kabataş dönemi, benim ailemden ayrıldığım ilk dönemimdi. Çok zor bir okuldu. Bir şeyler farklı orada. Tamam, herkes ailesinden uzaktı ve bunun zorluklarını yaşıyordu. Ama esas zorluk, okulun şartlarının ağırlığından kaynaklanıyordu. Hiçbir esneklik yoktu. Yani askeri disiplinin olduğu, bir sivil okuldu. Her şey inanılmaz bir düzen içerisinde yürürdü. Örneğin etütlerde, başımızda mutlaka bir etüt abisi dururdu. O üniversitede okurken aynı zamanda bizlerin eğitimiyle ilgilenirdi. Yani başımızda her zaman bir büyük bulunurdu. Buna rağmen yaptığımız yaramazlıkların haddi hesabı da olmuyordu.

Yatılı okumak nasıl etkiledi sizi?

Yatılı okumak bazı yönleriyle çok zevkli, bazı yönleriyle ise son derece keyifsiz. En keyifli tarafı, denizin kenarında yaşıyor olmanız. Yani her zaman nefes alabileceğiniz bir yeriniz oluyor Kabataş'ta. Buna rağmen, dersler yüzünden nefessiz kalıyorduk. Çoğu zaman o denizin güzelliğini bile göremiyorduk.

Kabataş'ta uygulanan sert kurallar, bizlere ders çalışmanın önemini gösteriyordu. Burada asıl öğrenilen; çalışılmadığı takdirde, başarısızlığın kaçınılmaz olduğu gerçeği. Başka bir alternatifinin olmadığını anlıyorsunuz orada.

Kabataş'ta aldığınız eğitim hayatınızın geri kalan kısmında ne derece etkili oldu?

Kabataş'ı bitirince isler kendiliğinden kolaylaşıyor. Çünkü size verilen "çalışmadan başarılı olamayacağınız" anlayışı hayatınız boyunca sizin aklınızın bir yerinde duruyor. Üniversitede de böyle oldu, meslek yaşamımda da böyle oldu. Korkmadan sorumluluk almayı öğreniyorsunuz. Bu da Kabataş'ın bize verdiği disiplin ve çalışma alışkanlığından kaynaklanan bir durum.

Öğretmenlerin kalitesi de başarıyı getiren önemli bir faktör. Öyle bir düşününce, o yıllarda mesleğinin duayeni olan bütün hocaların Kabataş'ta olduğunu hatırlıyorum.

Hocalarınızla aranız nasıldı?

Hocalarımızla aramızda çok dikkat çekici bir mesafe vardı. Orada bir öğretmen bir öğrencinin başını okşamışsa, bu büyük bir adım demekti. O öğrenci de ayrıcalıklı bir konumda olduğu­nu görür ve o hocanın dersine ayrı bir istekle sarılırdı. Öyle her İstediğimiz zaman yanlarına gidip konuşamazdık. Sadece ceza alacağımız zaman müdür muavinin yanına çıkabiliyorduk.

Bu sıkı ortam İçerisinde de yaramazlık yapıyor muydunuz?

Azmi Hamzaoğlu adında Ayancıklı bir arkadaşım vardı. Sonra doktor oldu. Onunla sınıfın en iyileri olmak için yansırdık. Sınıfta da yan yana otururduk. Sürekli olarak beraber çalışırdık. Ancak çalışmaktan sıkıldığımız zamanlar da olurdu. Etütlerden birinde canımız fena halde sıkıldı. Kibrit çöplerinden dart yaptık. Sıranın üzerinde belirlediğimiz bir noktaya atmaya başladık. Doğrusunu söylemek gerekirse bunu sık sık yapardık. Sınıf kapılarının üzerindeki küçük cam pencere yüzünden de çoğu zaman yakalanırdık. Vahit Hoca, biz bu oyunu oynarken defalarca yakalamıştır bizi. Tabi dartın o sıraya batması son derece ciddi bir olay. Devlet malına zarar vermiş oluyorsunuz. Yakalandığımız zaman cezalar arasında secim yapmak zorunda kalıyorduk. Ya 20 sopa yiyorduk ya da 20 tane Kızılay pulu alıyorduk. Tabii okulda varlıklı ailesi olan arkadaşlarımızın sayısı azdı. Kimisi parasız yatılı okuyordu. Yani yatılılar arasında zengin çocuğu yoktu. Gündüzlüler gelip gidiyordu okula ama onlarla pek samimi olmuyorduk. Zaten onlar sınıflarda da hep arka sıralarda otururlardı. Bizler ise hep öndeydik. Ben pul al­mak zorunda kaldığımda, aramızdaki en varlıklı aileye sahip olan Azmi'ye gidip para isterdim. O da hiç sesini çıkarmadan cebindeki harçlığını çıkarır verirdi. Bir iki kere olmadı bu olay. Defalarca yaşandı. Kabataş'ın geleneklerinden bir tanesi de, şehir hatları vapuru geçerken "kaptan düdük" diye bağırılmasıdır. Bu çok ciddi bir harekettir. Hemen hemen her şehir hatları vapuruna böyle bağırılırdı. Eğer kaptan düdük çalmazsa, ıslık­lar ve bağırışlarla protesto ederdik. Bu, lisenin selamlanması anlamına geliyordu. Bu gelenek bugün devam ediyor mu etmi­yor mu çok merak ediyorum. Kabataş'tan mezun olduktan son­ra başladığım Yüksek Denizcilik Okulu öğrencileriyle, bu gele­neğin sonucu olan bir olay nedeniyle tanıştım! Yüksek Denizci­lik Okulu'nun talebeleri filikalarla Kabataş'ın Önünden geçerler­di. Yine bir yaz günü okulun bahçesinde oturmuş Boğaz'ı seyrediyorduk. Denizcilik Okulu'nun talebeleri de uzaktan çift kürekli filikalarla yaklaşıyorlardı. Onlar bizim okulun, oradan da karşıya geçerek yalıların önünde dolaşırlardı. Bu onların eğitimleriymiş. Filika talimi yapıyorlarmış meğer. Bunları sonradan öğrendim tabii.

Onların denizde olmasından cesaret alarak, laf atarak sataştık. Normal şartlarda yollarına devam etmeleri gerekirdi. Duymazlıktan gelirlerdi. Bir anda filikaların burunlarını Kaba­taş'a doğru bir çevirdiler. İskeleye yanaştılar. Hepsi simsiyah giyinmişlerdi. Aralarından bir tanesi, karaya çıkarak, müdürün /anına gitti. Tabii biz o anda çil yavrusu gibi dağıldık. Sahilde bir Allah'ın kulu kalmadı. Bir süre sonra, müdürümüz Adnan Dinçer o kızgın Öğrenciyi koltuğunun altına almış, olanca sevimliliğiyle sakinleştirmeye çalışırken bahçede göründü. Tekrar filikalarına bindiler, büyük bir havayla tekrar denize açıldılar. Benim denizcilik okuluyla ilk münasebetim böyle oldu. Sonra o karaya çıkan öğrenciyle tanıştım. Çok iyi arkadaş olduk.

Kabataş'tan mezuniyetiniz sonrasında neler yaptınız?

Kabataş'ı bitirdikten sonra Denizcilik Okulu'na girdim. Bura­da ilk senemdeki çalışma tempom inanılmazdı. Benden başka çalışan da çok azdı. Ancak üçüncü sınıfta kafamı derslerden kaldırdım ve nerede olduğumu hangi konumda olduğu görebil­dim. Üniversite öğrencisiydim ve Kabataş'taki kadar kendimi zorlamama gerek yoktu.

Denizcilik Okulu'ndaki döneminizden bahseder misiniz?

Yüksek Denizcilik Okulu, Ulaştırma Bakanlığı'na bağlıydı. Orası da yatılıydı. Okulun önünden Kabataş'a giderken her gün geçerdim ama aklıma orada okuyacağım hiç gelmezdi. Hayat şartlan İnsanı olması gerektiği yere doğru götürüyor.

Üniversiteye giriş için gerekli olan puanımın Denizcilik Okulu için yeterli olduğunu görünce, yatılı olmasının da etkisiyle orayı seçtim. Okula gittiğimde, yine Ayancıklı bir ağabeyim oldukça yardımcı oldu. Makine mi, güverte mi istediğimi sordu. Makine bölümünden makine mühendisi çıktığını biliyordum. Güverte'den yetişenler ise kaptan olurdu. Kaptanın ne iş yaptığını bi­liyordum ama tam olarak görev ve yetkileri hakkında bilgim yoktu. O ağabeyim, bana makineciliğin daha uygun olacağını söyledi. Ben de "tamam abi" dedim. Güvertecilerle makineciler arasındaki çekişme, Yüksek Denizcilik Okulu'nun içindeki bit­mez tükenmez bir çekişmedir. Aynı okulda, aynı sıralarda iki çocuğu alıyorsun, aynı şekilde yetiştiriyorsun, birisini gemide kaptan olarak yükseltiyorsun, diğerini de mühendis olarak yük­seltiyorsun, Her zaman yan yana ve aynı şartlarda çalışacakmış gibi yetiştiriyorsun. Ama, gemi hayatının içine girdiğin zaman, her şeyin çok farklı olduğunu görüyorsun. Gemide, kaptan her şeyin hâkimidir. Makine bölümünde çalışan İnsan, o an için sa­dece geminin pervanesini çeviren İnsan durumuna geliyor. Yani makineciler lider gibi yetiştiriliyor ama gemiye girdiklerinde kaptanın her şey olduğunu görüyorlar. Bu durum denizcilerin arasında bir çekişmeye neden oluyor. Ama bu elbette çok tatlı bir rekabet şeklinde süren bir çekişme. Örneğin açık denizdey­ken, gemilerin ambarlarında yapılan futbol maçları, köprü ile makine arasında olur hep.

Denizcilik Okulu'nu bitirdikten sonra is hayatında neler yaptınız?

Okulu bitirdikten sonra denizde çalışmaya başladım. Deniz­de çalışmak gerçekten çok zor bir şey. On buçuk sene gemilerde yaşadım. Deniz, hem çalıştığın hem yattığın yer, Bu çok me­şakkatli bir durum. Sefere çıktığınızda çok düzenli bir yaşam sürdüremiyorsunuz. Makineler sorun çıkarıyor, insanlar sorun çıkarıyor. Bir de karşılaştığınız sorunlardan kaçamadığınız bir yer deniz. 6 aylık bir sefere çıktığınızda, hep o İnsanlarla bera­ber yasıyorsunuz. Bu işin sosyal tarafı. Bir de aşağıda, son de­rece ağır şartlarda çalıştığımız bir mekân var. Az önce bahset­tiğim sosyal sorunların yanında bir de bu makinelerin aksama­dan çalışmasını sağlamak zorundasınız. Geminin pervanesi, öyle düğmeye basar basmaz dönmüyor. Köprü, gemiyi bîr li­mandan diğerine götürmekle, biz de o gemiyi yürütmekle gö­revliyiz. Yani tam anlamıyla bir takım oyunu oynanıyor. Bu son derece ağır ve riskli bir iş. İnsan çok yoruluyor. Sorumluluk sa­hibi bir insansanız, vardiyanızı bırakmıyorsunuz, o saatler içe­risinde yapmanız gerekenlerin yanında fazlasını da yapıyorsu­nuz. İşinizi iyi yaparsanız yükselebiliyorsunuz. Önce dördüncü, sonra üçüncü ve ikinci mühendis oluyorsunuz. Son olarak da başmühendisliğe yükseliyorsunuz. Başmühendis olduğunuz zaman, bu sefer her şeyi kontrol etmeye başlıyorsunuz. Vardiya saatlerini, insanların işlerini yapıp yapmadıklarını... Her şeyi kontrol etmek durumunda oluyorsunuz. Bu tür sorumluluklara sahip olunca çok daha fazla yıpranıyorsunuz. Bu meslek böyle­sine enteresan bir meslek. Bizim işimizde iyiysen, sorumluluk sahibiysen İnsanlar seni buluyorlar. O zaman düzgün gemilerde çalışma şansına sahip oluyorsun. Şahsen ben hiçbir zaman öy­le kötü gemilerde çalışmadım. Ve çalıştığım bütün gemiler Türk gemisiydi.

İlkfer Denizcilik olarak faaliyetlerinizden bahseder misiniz?

İlkfer Denizcilik olarak Uniservice Grup olarak adlandırılan bir sistemin Türkiye ayağını oluşturuyoruz. Biz yaptığımız işte dünyada faaliyet gösteren üç firmadan bir tanesiyiz. Dünyada­
ki belli başlı 760 limanda Türk gemilerine kumanya ve yakıt ha­ricindeki servislerin tümünü veriyoruz. Bu çok Önemli bir hizmet. Çünkü Türk gemileri o limanlarda bu hizmetleri, hiç bir para ödemeden bizim burada faaliyet göstermemiz nedeniyle alabi­liyor. Bu da ona büyük bir esneklik kazandırıyor. Onlarla vade­
li iş yapıyoruz. Gemilerin kazanlarında su vardır. Bunlar bir sü­
re sonra kireç yapar. Bu kireç sistemin iyi çalışmasını engelleyen sorunlar yaratabiliyor. Bunun tedavi edilmesini sağlayacak kim­yasalları veriyoruz. Makine dairesindeki filtrelerin temizliği için kullanılan malzemeyi de biz veriyoruz. Buna benzeyen tüm ih­tiyaçları karşılıyoruz. Türkiye'ye gelen yabancı gemilere de bu hizmeti veriyoruz. Bu yaptığımız, bir hizmet zincirinin parçası olmamız anlamına geliyor. Dünya çapında bir İş yapıyoruz, böyle çalışıyor olmak da büyük bir zevk veriyor.

Ödeme sistemi nasıl yürüyor?

Yurt dışında bir Türk gemisine hizmet veren firma, bize fatu­rayı gönderiyor. Biz de faturayı geminin bağlı olduğu firmaya iletiyoruz. Geminin bu hizmetin devamını alması için, firmanın bu faturayı ödemesi gerekiyor. Biz bu sektörde 12 senedir hiz­met veriyoruz. Müşteri portföyümüzde eksilme olmadı hiç. Çok yüksek karlar elde etmek gibi bir amacımız yok. Bizim esas amacımız içinden geldiğimiz denizcilik sektörünün sürekli ola­rak, sağlıklı bir şekilde büyümesi. Bu büyüme sağlandığı taktir­de, küçük kar oranları bile olsa zaten para kazanabiliriz. Kim­seyi üzmemeye çalışıyoruz. Biz bir söz verdik. Kimseyi borcu yüzünden, dünyanın herhangi bir limanında mağdur etmemek için çalışıyoruz. Bu sözü tutuyoruz. Ne olursa olsun, hangi şart­ta olursa olsun, hiç ödeme yapmasa dahi o geminin ihtiyaç­larını karşılıyoruz. Bu Türk armatörü için çok ciddi bir kredi açıl­ması anlamına geliyor

İçindekilere dönmek için tıklayın