Derneğimiz              
 
 

KABATAŞ DERGİSİ - SAYI 2

İçindekilere dönmek için tıklayın

Röportajımızı yaptığımız evinin
penceresinden dışarıyı işaret
ederek, "Benim bütün hayatım
buralarda geçti" diyor
Süleyman Seba...

Gösterdiği yer tüm yaşamını
adadığı siyah-beyaz renklere adını veren semt: Beşiktaş...

 

Siyah - Beyaz Bir Yaşam Hikayesi
Süleyman Seba - Röportaj


Zaman nasıl durdurulabilir?

Zaman, yine kendisinin o unutturmaya ve unutulmaya yatkın olan haline rağmen, insanın arkasında milyonların unutamayacağı izler bırakmasıyla durdurulabilir. Süleyman Seba ile röportaj için Akaretler’deki evine girdiğimizde; o artık Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarında kalmış İstanbul beyefendiliğinin yanında, durmuş zamanlar, unutulmaz anlar karşıladı bizleri. Küçük bir radyodan odaya, oradan da yüreklerimize akan şarkının sözleri ise, biraz sonra konuşulacakları sadece kasetlere değil içimize kaydetmemiz gerektiğinin göstergesiydi: "Havada bulut yok, bu ne dumandır..."
Duvarlar, yerler, sehpaların üstleri, raflar, zamanın şahidi saatler... Her yer siyah-beyaz tarihin gözalıcı renkleriyle süslüydü. Türk futbolunun daha "bir sektör" haline gelmediği, ayaklardan çok yüreklerin sahada koşturduğu günlerin izleriydi bunlar. Süleyman Seba’nın saatler boyunca bizlere anlattıkları da bu anıların yeniden canlandığı zamanlardı. Yani zamanın durduğu zamanlar.
Adapazarı Hendek’te 1926 yılında başlayıp, Türkiye’nin en büyük kulüplerinden Beşiktaş’ın onursal başkanlığına uzanan bir yolun siyah-beyaz renklere boyanmış kilometre taşlarında geçmişin havasını soluğumuza kattık.
Süleyman Seba’nın, günümüz medyasının o çabuk tüketen, çılgın halinden uzak duruşu, bizleri röportaja başlamadan önce tedirgin etse de, sonradan gördüğümüz, geçmişi bizlerle paylaşmaya gönüllü hali oldukça rahatlatıcıydı.

Çocukluk döneminizden bahseder misiniz?

Ben1926 doğumluyum. Rahmetli babamın Hendek’e bağlı Soğuksu köyüne 8-10 kilometre uzaklıkla olan çiftliğinde dünyaya geldim. İstanbul’a 5-6 yaşlarımdayken taşındık. O zamana kadarki bütün hayatım çiftlikte geçti. Rahmetli babam çok güzel bir çiftlik kurmuştu. Babam Galatasaray Lisesi mezunuydu. Okul bittikten sonra memuriyete girmiş. Ama daha sonra bunun kendisine uygun bir iş olmadığını görmüş. Benim gibi özgür bir yapıya sahip olduğu için, herşeyi bırakıp çiftlik almış. Sakarya ve Mudurnu nehirlerinin arasında bir çiftlikti. Bu yüzden şimdi de tabiata büyük düşkünlüğüm var. Çocukluğumda tabiatın en güzel halini görüp, yaşayamadığım için...
Rahmetli halam ve babannem Akaretler’de oturdukları için buraya taşındık biz de. Halk Partisi’nin karşısında 12 numarada yaklaşık 35 sene yaşadık. İlk mektebin bir bölümünü 18’inci Okul’da okudum. Ondan sonra bizi 19’uncu ilkokula verdiler. Bugün DGM’nin karşısında bulunan, saraylar zincirine bağlı olarak yapılmış bir yapıydı. 1938 yılında ilk mektebi bitirdim. Kabataş’a müracaat ettik. O yıllar harp seneleriydi. Kabataş’a da yoğun bir talep vardı. Onun yanında da Beşiktaş Birinci Ortaokulu açıldı. Şimdi öyle zannediyorum ki, o binayı Kabataş aldı. İlkokulu bitirdikten sonra Kabataş’a intisap ettim. Harp içerisinde...

Kabataş’ta geçen o yıllara ait en canlı anınız hangisi?
 

O harp yıllarında, okulun tatilde olduğu yaz aylarında, bir ay boyunca askerlik yaptırırlardı bize. Orhaniye kışlasında eğitim verirlerdi. Her sabah giderdik, üzerimizde askeri kıyafetler bulunurdu, ciddi ciddi talim yaptırırlardı bizlere.
Hatta hiç unutmam, hafta sonlarında tayınlarımızı alırdık. Şimdi okulun o dönemdeki ana kapısı olan kapıdan bir gün çıkıyorum, yan tarafta bir kadının kucağında çocuğuyla oturduğunu gördüm. O zaman her şey vesikayla verilirdi. Kumaş alıyorsunuz vesikayla, ekmek de vesikayla verilirdi. Ben elimde ekmeğimle eve gidiyorum. Kadın nasıl yalvarıyor... Küçücük de bir çocuktu kucağındaki. Ancak ekmeğimin yarısını kopartıp verdim. Fakat ben de yorgun ve açım. Talim yapmışız, silah temizliği yapmışız. Okuldan eve gelinceye kadar ekmeğin diğer yarısını da ben yedim. Onlar çok zor günlerdi.

Unutamadığınız hocalarınız da vardır elbette...
Antalya’dan gelen Hilmi Bey diye bir hocamız vardı. Öğrenciler, şimdi burada söylememin doğru olmayacağı bir lakap da takmışlar. Kimya dersine geliyordu. Çok sert ve pek nadir iyi numara veren birisiydi. Ama o ders yılının sonunda herkesi geçirdi. Biz Edebiyat B’deydik. Hiç kimsenin hazır olmadığı bir gün imtihan edeceğini söyledi. Hazır olmadığımız için, ders süresini bir şekilde sınavsız geçirmemiz gerekiyordu.
Adını yanlış hatırlamıyorsam, Niyazi diye çok enteresan bir arkadaşımız vardı. Deniz Lisesi’nden ayrılıp Kabataş’a gelmişti. Sınıf içerisindeki elbise askıları belirli bir yükseklikteydi. Niyazi’nin önderliğinde hemen bir ekip kuruldu. Biz olanları izliyorduk. Hoca gelinceye kadar, bir merdiven buldular, o askıları alıp tavana yakın bir yere çivilediler. Hoca sınıfa girdiğinde ilk önce olanları farketmedi. Kalem kağıt çıkartmamızı istedi. Sınıfta bir hareketlenme başladı. Hoca o anda askıları görüp, "Bu da nedir? İndirim hemen bunu!" dedi. Bizimkilerin de canına minnet. "Tamam Hocam" deyip işe giriştiler. "Hocam müsaade ederseniz bir merdiven bulup gelelim" dediler. Çocuklar gitti gelmez... Arkadan iki üç arkadaş daha kalkıp, "belki merdiven bulamamışlardır, yardım edelim arkadaşlarımıza" deyip onlar da gittiler. Bir baktık dersin bitmesine 10 dakika kala 6 kişi merdiveni tutmuş geliyorlar. Tabii onlar askıları söküp, yerine takana kadar ders kaynayıp gitti. Biz de sınavdan kurtulmuş olduk.

Mezuniyet sonrasında neler yaptınız?

Bizim dönemimizde liseden mezun olmak son derece önemli bir şeydi. "Kabataştanım" dediğimde de akan sular dururdu. Mezun olduktan sonra Mimar Sinan Üniversitesi Edebiyat Fakültesine girdim. İlk önce Fransız Filolojisine girdim. Spor hayatı çok yoğun şekilde devam ettiği için yürümedi. Sonra Coğrafya Bölümüne girdim. Orada da devam edemedim. Sonra bizim bir Amerika seyahatimiz çıktı. 1950’nin 14 Mayıs’ında. Demokrat Partinin iktidara geldiği sene. Tam imtihanların başlarında gittiğim ve bir ay orada kaldığım için okulu bitiremeden ayrıldık. Ama Kabataşlılık bizi bugüne kadar getirdi.

Futbola da Kabataş’ta okurken mi başladınız?

Kabataş’ta okurken yani 1942-1943 yıllarında, liseler arası futbol müsabakaları vardı. Kabataş Lisesi, Boğaziçi Lisesi, Galatasaray, Pertevniyal, Haydarpaşa, Vefa, İstanbul liseleri kendi aralarında müsabakalar yaparlardı. Bu müsabakalarda temayüz etmişiz ki, birileri gelmiş rahmetli Hakkı Kaptan’a, Sabri Bey’e, Remzi Tosyalıoğlu’na, bunlar Beşiktaş’ın o zamanki yöneticileriydi, demişler ki, "ya böyle bir çocuk var. Bunu bir alın deneyin."
1943 yılıydı. Antrenmana gittim. Orada beğenilmişiz. Beşiktaş’a hizmet vermeye başlamam o dönemlere rastlar. Bizim takımda da, Nazım Özbay vardı. Sarıyerliydi. Sonra Lanton Suphi vardı. Mektepten sonra Fenerbahçe’ye gitmişti. Fenerbahçe’de oynamıştı. O da rahmetli oldu.
Futbol hayatım böyle başladı. Ama Kabataş’ta feyz aldım.
Kabataş’taki son senelerimde Beşiktaş’ın genç takımının kaptanlığını yapıyordum. 1944-45 yıllarında şampiyon olduk. 1946 yılında Kabataş’ı bitirdim. Beşiktaş’ın A Takımı’na intisabım 1945’in sonu 1946’nın başına rastlıyor. 1954 yılına kadar da futbol hayatımı Beşiktaş’ta sürdürdüm. O yıl minüsküs geçirdim. O zamanlar, böylesine tıbbi imkanlar olmadığı için futbolu bırakmak zorunda kaldım. Bir iki sene sonra arkadaşlarla beraber işin politikasına yöneldik. Birçok çalışma yaptık. 20 kişilik bir ekibimiz vardı. Bu ekipte profesörler, eski sporcular vardı. En önemlisi çok üst düzeyde bir arkadaşlık ruhu vardı. Sonra değişik başkanların riyasetinde, Hakkı Kaptan, Asi Şen Bey, Selahattin Aker Bey gibi başkanlarla beraber çalıştık.

Aileniz futbolla uğraşmanıza nasıl bakardı?

Kabataş’ta futbol oynadığımda, rahmetli babam pek arzulu görünmüyordu. Ancak futbolun cazibesine kapılarak, her şeyi bıraktık. Bir tek onunla ilgilenmeye başladık.
Bir gün hiç unutmuyorum. Şeref Stadı’nda Ankara Demirspor’la oynuyoruz. Yıl 1946 olabilir. Rahmetli Gündüz Abi de Demirspor’da oynuyor. Naci Özkaya da, Galatasaray’ın kaptanı olan sonradan Sarı Naci yani, Demirspor’da oynuyor. Ben santrfor oynuyordum. Sarı Naci ile ben bir hava topuna çıktık. Ben yere düştüm. O anda şeref tribününde bir ayaklanma oldu. Ama ben önemsemedim. Maçtan sonra eve gittiğimde, o ayaklanmanın nedeninin babam olduğunu anladım. İlk defa maça gelmiş. Kapıda "Ben Süleyman’ın babasıyım" deyince içeriye almışlar. Sarı Naci ile aramızdaki mücadeleyi görünce sinirlenmiş. Eve gelince anneme, "Oğluna söyle bir daha böyle şey istemiyorum!" demiş. Ama bu futbol her şey oluyor.

Futbolcu olduğunuz dönemlerle bugünü karşılaştırır mısınız?

Bizim futbol oynadığımız dönemlerde tamamen amatör bir ruhla hareket edilirdi. Sistem de bunun üzerine kuruluydu. Bunun için o seneleri hayırla yad ediyorum. Bizim o zamandaki takımımızdan kala kala 6-7 kişi kaldık. Hepsi sizlere ömür, vefat ettiler. Hakkı Kaptan, Şükrü Kaptan, Çengel Hüseyin...
Şimdi söylesem birçokları alınacaklar, isterlerse alınsınlar, şimdiki gibi değildi o zamanlar. Birbirimize ve kulübümüze sevgiyle, saygıyla bağlıydık. Çok üst seviyede bir arkadaşlık ruhu vardı. Şimdi o geriye kalan bir kaç arkadaşla biraraya gelip, hep o günleri yad ediyoruz. Sadece Beşiktaş’ta oynayanlar değildi arkadaşlarım. Galatasaray ve Fenerbahçe’de de arkadaşlarım vardı. Sık sık olmamakla beraber onlarla da biraraya geliyoruz. Onlarla yan yana geldiğimizde, kucaklaşmamız çok daha başka türlü oluyor.
Malzeme yoktu, sahamız yoktu... Bir Şeref stadı vardı... Toz, toprak, çamur... Bütün maçlar orada yapılırdı. Ali Sami Yen stadı, daha yeni yapılmış, yeni kullanılmaya başlanmıştı. Orada genç takımlar oynardı. Fenerbahçe Stadı da aynı durumdaydı. O dönemlerle, 1980’li yıllardan sonraki dönem karşılaştırılamaz. Her şey çok değişti.
(Siyah beyaz bir fotoğraf gösteriyor)
Bu fotoğraf 1947 yılında İnönü stadının açılışında çekilen bir fotoğraftır. Eğer dikkatle bakarsanız, fötr şapkalı ve kravatlı insanların tribünde oturduğunu görürsünüz. Şeref stadında Fener, Beşiktaş, Galatasaray birbirleriyle maç yaparlarken her iki takımın taraftarları iç içe otururlardı. Şimdiki gibi kavga gürültü olmazdı. Her karşılaşma bir eğlenceydi. Mesela Fener bizi yendiği zaman, Fenerliler ellerinde bir tabutla gelir dolaşırlardı. Şakalaşmalar, birbirini kızdırmalar olurdu ama kavga olmazdı. Biz yenersek, bizim taraftar kalkar Kadıköy’e gider, Fenerlileri kızdırırdı. Ama bugünkü durum bambaşka.

Başkanlık seçimine nasıl girdiniz?

1984 yılında arkadaşların arzularına uyarak, rahmetti Üstün Kaya ile başkanlık yarışına girdik. O dönemlerdeki anlayışlara göre çok medeni ölçüler içerisinde bir yarışma oldu. 88 oyla kazandık. 2000 yılına kadar da Beşiktaş Kulübü’nün başkanlığını sürdürdüm. Benim yöneticilik yaptığım ve son derece önemli başarıların elde edildiği ilk 12 senelik dönemde kimse eleştirmiyordu. Son yıllarda ise çok haksız eleştiriler yapıldı. Bunların nasıl çıktığını da biliyorum. Bir takım organizasyonlar yapıldı. Ama bunların konuşulmasına gerek yok artık. Şimdi birçokları biliyor bunu. Ama o zamanlar kimse ağzını açıp konuşmadı. İnsan hayatında belirli bir noktaya geldikten sonra, elbette eleştirilere de muhatap oluyor, taktirlere de muhatap oluyor. Ama her şeyin bir dozajı olması gerekiyor. Yapılan iyi şeylerin hepsi unutuluyor. Bakmayın siz... Benim unutamadığım çok önemli olaylar var. Berabere biten bir Sarıyer maçı sonrasında, kulüp binasına doğru bir grup yürüyüş yaptı. "İstifa et!" diye bağırıyorlardı. Bu olay beni çok üzmüştü. Ama biz 10-12 sene son derece başarılı parlak bir dönem geçirdik. Üç sene arka arkaya şampiyon olduk. Şampiyonlukların nasıl elimizden alındığına şahit olduk. Taraftar artık çok kolay yönlendiriliyor. Hepsi bir şeylere alet ediliyor. Bu konuda söyleyecek çok sözüm var ama çok girmek istemiyorum. Taraftarın bozulmasının en önemli nedeni bence, yıllardır sürdürülen tavizkar politikalardır.

Futbol seyircisindeki bu yozlaşmanın nedenleri neler?

Tabii burada bir çok etken var. Belki burada bizlerin, yöneticilerin de hataları oldu, tavizkar tutumlar nedeniyle bu tip yozlaşmalar oldu maalesef. Sporun bir esprisi vardır. Futbol sahası bir arena değildir. Mücadeleyle kavga birbirine karıştı şimdi. Her sene bir "Fair Play" diye bir şey çıkıyor. Ama liglerin ikinci haftasında unutuluyor. Ben bunları hiç tasvip etmiyorum. Bütün bunları engelleyebilmek tek bir kişinin yapabileceği şeyler değil. Ama benim de bir takım girişimlerim oldu. Benim kulüp başkanı olduğum dönemlerde, bir Gençlerbirliği maçı oynuyoruz. Ben de, yönetim kurulu arkadaşlarımdan birine, "gel beraber kapalı tribüne gidelim, maçı orada seyredelim" dedim. Maç başladı. Çok değerli bir kulübün başkanına sataşmalar başladı. Maçı bıraktılar, sürekli başkana saldırıyorlar. Birinci devre 0-0 sona ermişti galiba. Maçı 2-0 aldık. Ancak ikinci devre oynanırken de aynı sataşmalar devam ediyordu. Bir kalktım şöyle ayağa. Arkadan da kafama bir şeyler gelmesini göze almıştım. Elimi kaldırıp bir "kesin" işareti yaptım. İnan olsun, bir dakika boyunca bütün tribün sustu. Buna benzer hareketleri bir kaç kere, başka maçlarda da yaptım. Ben o hareketi yaptıktan sonra, o küfür kafiri değiştirip sloganlar atmaya başladılar.

İçindekilere dönmek için tıklayın