Derneğimiz              
 
 

KABATAŞ DERGİSİ - SAYI 2

İçindekilere dönmek için tıklayın

Tren raylarının
üzerinde yürüdüm
bütün gün.
Çocukların uzak
diyarlardan gelen
yorgun trenlerin
üzerine yazdıkları
her şeyde senin ismin
vardı...
Apartmanların,
çatıların üzerinde
yanıp sönen
neonların üzerinde
senin bana söylemek
isteyip de
söyleyemediğin
sözler gizliydi sanki...

 

Oraya Benimle Gelir Misin?..
Cezmi Ersöz


Bugün gökyüzüne bakıp durdum ... Orada yalnızlığımın solgun yüzünü aradım durdum hep... Birini neden sevdiğini bilmeyenlere kızardım... Şimdi ben onların durumuna düştüm... Bilmiyorum seni neden sevdiğimi... Aklım buz gibi sana karşı... Defalarca ölçüp biçiyorum. Seni olmadık insanlarla kıyaslıyorum. Zaaflarını düşünüp duruyorum... Basitliklerini... Sıradanlıklarını... Özentiliklerini...

Arkadaş çevreni... Aşkla, sevgiyle, hayatla ilgili söylediğin ve bana hiç uymayan sözlerini geçiriyorum içimden... Seni unutabilmek ve bu çektiğim acıdan kurtulabilmek için benim kutsal, vazgeçilmez saydığım değerlerin üstünden hoyratça geçmeni istiyorum... Seni sürüden biri olarak görmek istiyorum... Beni incitecek sözlerini karnımda saklıyorum... Günü gelince yüzüne vurabilmek için o kirli anılarımı içimde saklıyorum. Suçluluk duygusu uyandırmak istiyorum sende... O sözlerini, o kirli anıları sana hatırlattığımda bana şimdiye dek kimsenin saldırmadığı gibi saldırmanı, beni kimsenin kırmadığı gibi kırmanı istiyorum... Öyle bir yanını açığa çıkarmak istiyorum ki, aklım tutulduğu bu büyüden kurtulsun, yüzüme o soğuk, işte bu da oldu, diyen yenilirken kazanmış o buruk ifade gelsin istiyorum... Yeniden bu kıstırıldığım acıdan, bu dilsizliğimden , bildiğim, her günkü hayatıma dönmek istiyorum...

Ama olmuyor, ne yapsam olmuyor... Kibarlığımı elden bırakmıyorum insanlara karşı... Bildiğim sözcüklerle konuşuyorum onlarla... Arada bir dalıp gitsem de, sonra yine toparlıyorum kendimi. Ellerimin titreyişini saklıyorum görünmesin diye... Aklımın başımda olduğunu kanıtlamaya çalışıyorum. Evet, buradayım, gitmedim hiçbir yere, sizlerleyim demek istiyorum onlara... Oysa hiç de onlarla değilim... Kibarlığım bir refleksten ibaret... Arada bir dalıp gittiğim yerdeyim asıl... Asıl hayatım ellerimin titrediği yerde. Sözcüklerin anlamını çoktan unuttum. Sahi, onca yıl ne konuşmuşum insanlarla ben. Neyi kazanmak, neyi anlatmak, neyi çözmek için kavuşmuşum... Beni ne tutmuş onca yıl ayakta...

Bugün çok uğraştım... Seni sevmem, sana bağlanmam için hiçbir neden bulunmadığına kendimi durmadan inandırmaya çalıştım. Bugün durmadan gökyüzüne baktım. Durmadan evlere, yollara, arabalara, insanlara, gözlere baktım... Nereye, kime baksam her yer bomboştu... Nereye baksam her yer seninle doluydu... Tren istasyonlarına, vapur limanlarına, duraklara, cami avlularına, pazarlara gittim... Hayatın ve insanların yıllardır benden bu kadar uzak, bu kadar bilinmez ve bu kadar sensiz olduğuna şaşarak baktım... Bazı anlarda aklım seni anlamakta, seni neden sevdiğimi çözmekte bir zavallı kadar çaresiz kalıyordu. O anlarda nefessiz kalacağımı, bedenimin ansızın infilak edeceğini sanıyordum... Çünkü seni aklım, o sürgündeki, o seni sevdikçe umutsuz bir sürgünde olduğunu daha iyi anladığım aklım değil, bedenim seviyordu aslında... Çünkü aklım bana ait değildi yıllardır. Aklım başkalarının eseriydi. Başkalarının korkusuydu... Aklım büyüklerin, o hep korkup kaçanların sefil bir parodisiydi... Aklım beni bu hayattan korumakla görevli bir bekçi köpeğiydi... Kendimden ne zaman kurtulmak istesem önüme birden duvarlar diken, beni bilmediğim yolculuklara çıkmaktan alıkoyan, alışkanlıklarıma, kaçışlarıma, yalanlarıma gerisin geri döndürendi o...

Aklımın seninle ilgili söylediği her şey suya yazılan sözler gibi hızla kayboluyordu... Aklım seni her küçümsediğinde bedenimde yangın biraz daha büyüyordu...

Tren raylarının üzerinde yürüdüm bütün gün. Çocukların uzak diyarlardan gelen yorgun trenlerin üzerine yazdıkları her şeyde senin ismin vardı... Apartmanların, çatıların üzerinde yanıp sönen neonların üzerinde senin bana söylemek isteyip de söyleyemediğin sözler gizliydi sanki...

Gidecek bir yerim yoktu bugün... İnsanlar işlerinden çıkmışlardı... Aklım amaçsızca dolaştığımı söylese de, sanki ilk kez kutsal bir amaç için yürüyordum sokaklarda... Başım kesikti sanki bedenimden. Aklımla değil bedenimle seyrediyordum dünyayı, insanları... Böyle seyredince her şeyin arka yüzü çıkıyordu ortaya... Varlıkların, anlamların arka yüzü çıkıyordu... Sanki ilk kez insanlar kendilerinden kaçmıyorlardı... Kimi görsem, kime dokunsam, evlerine , korkularına, kaçışlarına değil de, kaderleri neyse ona, uçurumları neyse, can sıkıntıları, yıllardır biriktirdikleri boşlukları neyse onun üzerine cesurca gidiyorlardı sanki...

Gökyüzü boşalmıştı bugün... Bütün tanrılar yeryüzüne inmişti... Gözlerim aklıma ait değildi artık. Gözlerim başından kopmuş bedenime aitti... Sonsuz bir hasretti kime baksam, kime baksam ümmetsiz bir tanrıydı, kime dokunsam hayatına isyan etmiş, mutsuz, ama cesur bir tanrıydı...

Kiminle konuşsam kendini hiç saklamadan, olduğu gibi anlatıyordu... Kiminle göz göze gelsem bu hayat uçsuz bucaksız bir can sıkıntısıydı... Kiminle yola çıksam evine, kaçışlarına, korkularına değil kendine , gizlediği, yıllardır yok saydığı kalbine doğru gidiyordu...


Aklımı susturduğum zaman anlıyordum ki herşey, her anlam, her duygu, her istek aynı yere akıyor, aynı yerde birleşiyordu... Aklımı susturduğum zaman bu parçalanmış hayat, bu darmadağın olmuş insanlık tek bir kalpte birleşiyordu...

Sen kıskançlık nedir bilmiyorsun sevgili... O kutsal amaçsızlığımla dolaşırken gördüm ki aslında herkes seni arıyor, sana kavuşmayı özlüyordu... Sen kıskançlık nedir bilmiyorsun sevgili... Seni, söylediklerini, kalbini anlamadığım için düştüğüm yollarda kimi görsem, kiminle konuşsam seni benden daha iyi anlıyor, seni benden daha derin, daha soylu özlüyordu...

Hem ben senin anlamını bulmakta kiminle yarışabilirdim ki; bu sevgide öylesine birleşmişti ki dünya, sadece insanlar değil, sadece gökyüzünden inmiş tanrılar değil; trenler, evler, sokaklar, çatılardaki neon ışıkları, köpekler bile senin varlığını benden daha iyi biliyor, senin bana söylemek isteyip de söyleyemediğin şeyleri benden daha iyi anlıyor ve benimsiyorlardı...

Aslında içten içe biliyorum, hayat bu gördüğüm gibi değildi... Kimsenin seni bildiği yoktu... İnsanlar ne seni görüyordu, ne de beni... Trenlere yazılan senin ismin değildi... Sokaklar bin yıldır nasılsa öyleydi ... Neonlar sadece ona bakanlara kendi yalnızlıklarını hatırlatıyordu... Kimsenin ne seni, ne de beni fark ettiği yoktu... Evler yeni bir can sıkıntısına hazırlanıyordu... Işıkların altı karanlıktı... Aşkın altı ışıksızdı... Gökyüzü bomboştu... Gökyüzünden yeryüzüne inmiş tanrılar insanlar kadar mutsuz, insanlar kadar yabancıydı kendilerine... Kimse nasıl yaşanması gerektiğini bilmiyordu... İnsanlar duraklarda, limanlarda, yollarda gizlice, kaçamak birbirini gözlüyordu... Kimsenin kimseye iletecek bir doğrusu yoktu... İnsanlar bildikleri hakkında değil, bilmedikleri şeyler üzerine konuşuyorlardı durmadan. Herkes işinden gücünden bahsediyor, daha iyi, daha kolay nasıl yaşarız, onu konuşuyorlardı... Ama kimse daha iyi, daha anlamlı bir yaşam nedir, nasıl olur onu bilmiyordu... Ama hiçbiri kim olduğunu, nasıl bir hayat sürdürdüğünü göremiyordu... Herkes günlük çıkarlarına sımsıkı sarılmış, ama hayatlarının nereye gittiğini farkında bile değillerdi... Karanlıktan korkan çocuklar gibiydiler... Bir yerlerden bir ışık görünene kadar akıllarına ne gelirse söylemek zorundaydılar sanki... Birbirini asla tanıyamayacak insanlar bir araya gelip durmadan bir şeyler konuşuyorlardı... Yan yana, iç içe duruyorlar, ama birbirlerinden o denli uzaktılar ki... Oysa hepsi biliyordu gizliden gizliye onları bir boşluğun çektiğini... Bilinmeyen bir boşluğa doğru koştuklarını... En bilinçsiz insan bile farkındaydı o boşluğun... En bilinçsiz insan bile yaptığının ne denli anlamsız olduğunu içten içe seziyordu... Gökyüzü bomboştu... Bütün tanrılar yeryüzüne inmişti... Bir tanrı ne kadar hayransa kendisine herkes o kadar hayrandı ki kendisine... Gökyüzünden yeryüzüne inmiş bir tanrı ne kadar mutluysa o kadar mutluydu herkes kendisinden... Kimi tanısam, kime dokunsam en karanlık, en gizli yerine gizlenmişti... Kiminle derinleşmeye çalışsam, indiğim o yerde görüyordum ki durmadan öç almaktaydı kendisinden... Kiminle yola çıksam hissediyorum ki durmadan parçalarına ayırmaktaydı kendisini... Bilinmeyen bir el sanki insanların içinde durmadan çalışıyordu ...

Devam edecek...

İçindekilere dönmek için tıklayın