Derneğimiz              
 
 

KABATAŞ DERGİSİ - SAYI 2

İçindekilere dönmek için tıklayın

Birinci sınıfta karnesinde 8 zayıfı olmasına rağmen Kabataş’ı üçüncülükle bitiren, Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ahmet Erol ile Kabataş’a girişinden başlayarak, bugünkü noktaya getiren süreci konuştuk.

"Maliye Teftiş Kurulu, yazılı olmayan ama çok köklü olan geleneklere sahip olan bir kurum. Tamamen gelenekleriyle yaşıyor. Çünkü 600 yıllık bir kurum. Resmi tarihi 120 yıl ama gayrı resmi tarihi 600 yıl. Fatih Sultan Mehmet döneminde kurulmuş."

"Ortalamaların düşüklüğü nedeniyle aileler okul yönetimine itirazda
bulunuyorlardı. Sorunları, ortalamaların düşüklüğü nedeniyle, iyi dershanelere, çocuklarını yazdıramamalarıydı. Sonradan öğrendik ki, öğretmenler eleme yapmak amacıyla bu düşük notları veriyorlarmış."

"Müfettişlik döneminde yalnız adam oluyorsunuz. Bu yalnızlığın bir şekilde dışa vurumu oluyor. Edebiyatla, resimle, şiirle oluyor ama oluyor."

 

Zeka ve Yetenek, Şanşla Birleşince
Dr. Ahmet Erol - Röportaj


Hayatın akışı içerisinde, yaşananlar ne kadar kötü olursa olsun, kötü olayların mutlaka ve mutlaka iyi bir şeylerin başlangıcı olabileceğinin en güzel kanıtlarından biri, Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ahmet Erol’un hayatı. Yetenek ve zeka ikilisinin, şans ile kesişen yolu, insanı hangi duraklara götürüyor? Dr. Ahmet Erol’un anlattıklarını dinleyince bunları öğreniyoruz...

Sizi Kabataş’a getiren süreci anlatır mısınız?

1961 yılında Sivas’ta dünyaya geldim. İlkokul dörde kadar orada okudum. İlkokul dördüncü sınıftan itibaren de İstanbul’da eğitimime devam ettim. 1974 yılında Kabataş’ta eğitimime başladım. Birinci sınıfta 8 tane zayıfım vardı. Dördünü verdim. Dördünden bütünlemeye kaldım. Burada da ikisini verdim. Diğer ikisiyle de borçlu geçtim. İkinci sınıfta, bu borçlarımı temizledim. Mezun olurken de 6,01 ortalamayla Kabataş üçüncüsü oldum. Diğer okullarda normalde 9,5 ortalamayla birincilik olur. Ama bizim dönemimizde, Kabataş’ın birincisiyle çok cüzi bir fark vardı. Muhtemelen birincinin ortalaması da 7 civarındaydı. Bizim not ortalamalarımız düşüktü bu anlamda. Ama derslerimizin zorluğundan kaynaklanıyordu bu durum. Ortalamaların düşüklüğü nedeniyle aileler okul yönetimine itirazda bulunuyorlardı. Sorunları, ortalamaların düşüklüğü nedeniyle, iyi dersanelere, çocuklarını yazdıramamalarıydı. Sonradan öğrendik ki, öğretmenler eleme yapmak amacıyla bu düşük notları veriyorlarmış. Amaçları sağlam olanların Kabataş’ta kalmasıymış. Özellikle birinci sınıf eleme yılıydı yani.

Kabataş’a ilk geldiğiniz günü hatırlıyor musunuz?

Benim Kabataş’a girmemde, şimdi de faaliyette olan Duran Ofset’in sahibi Okan Duran Bey etkili olmuştur. O da benim hayatımdaki kilometre taşlarından birisidir. Her zaman minnetle anarım. Ben altı aylıkken annem vefat etmiş. Bu yüzden amcamlarla beraber kalıyordum. Okan Abi’ye bir tanıdık kanalıyla bu bilgi ulaşmış. O da “Bu çocuğun okul masraflarını biz karşılayalım" demiş. Kabataş’ta yatılı okutmak istemişler. Ben de bunu duydum. Amcamlara, "Benden çok mu bıktınız ki, beni bir yatılı okula vereceksiniz" dedim. Amcamlar da Okan Abi’ye, "Bu çocuk yatılı okursa çok üzülecek, bizim de buna yüreğimiz dayanmaz" demişler. Gerçekten de yatılı okumadım. Şimdi düşünüyorum da, keşke yatılı okusaydım. Çünkü onlar bizden çok daha fazla eğlenirlerdi.
Kayda Okan Abi ile geldik. O zaman da kayıt için para alınırdı. Çünkü devletin verdiği parayla okulun ayakta kalabilmesi mümkün değildi. O zamanın parasıyla 4 bin lirayı benim ailemin vermesi çok zordu. Büyük paraydı. Bunu Okan Abi karşıladı. O kocaman, fabrikatör adam benimle birlikte kuyruğa girdi. Akşamüstü dörde kadar sıra bekledik. Dünyada böylesine iyi insanlar var. Tüm okul ihtiyaçlarımı da giderdi. Kitaplarımı, formamı, çantamı, defterlerimi aldı. Benim bugün geldiğim noktada, bu iyi insanların çok büyük emeği vardır. Bu yüzden "Yıkıldık Ey İstanbul" kitabımı, üzerimde emeği, gönlümde sevgisi olan bütün insanlara adadım.

Annenizi erken yaşta kaybetmeniz sizi nasıl etkiledi?

Bir çocuk için annesini çok küçükken kaybetmek belki çok dramatik bir durum ama, bugünden geriye bakıp düşündüğümde, belki de bugünkü durumumda olmayacaktım. Ben, annemin türbelere adaklar adayarak bulmaya çalıştığı bir çocuğum. Kötü olayları, "kötü" diye yorumlayıp olayın dramına kendimizi kaptırmamamız gerekir. Her kötü olay belki de bize yeni kapılar açan, iyi olayların başlangıcıdır. Benim annemin ölümü belki büyük bir travma ama o benim yaşantımda bugünkü duruma gelmemin başlangıcıdır.

Kabataş’ta yaşadığınız ve unutamadığınız olaylar var mı?

Felsefe, mantık ve sosyoloji konularını tek bir ders içinde görüyorduk. Bu dersten sınava gireceğiz. Edebiyat sınıfı olduğumuz için 18 kişiydik. Hepimiz birbirimizi biliyorduk. Sınav hakkında konuşurken, Marks’tan soru gelirse bilemeyeceğimizi gördük. Sınavdan önce aşağı kata indim. Coğrafya hocası Sabahat Hanım ile Sami Hoca’nın yanına gittim. Galiba yoklama defterini imzalatacaktım. Sami hoca, "Hazır mısınız sınava?" dedi. Ben de, "Hazırız ama ben Marks’ı anlamadım, bana anlatabilir misiniz?" dedim. Sami Hoca da, Sabahat Hanım’a dönüp, "Yarım saat sonra soracağım soruyu, ufaklığa anlatabilir miyim?" dedi. Bu, hocanın bu soruyu soracağı anlamına geliyordu. Ben de gidip konuşmayı arkadaşlarıma anlattım. Hoca geldi, soruları sordu, Marks ile ilgili hiç soru yoktu. Sonra sınavın bir yerinde, Sami Hoca, "Nasıl buldunuz soruları" dedi. Çocuklar da hep bir ağızdan, Marks beklediklerini söylediler. O da, "Ufaklık odaya gelip Marks’ı anlatmamı isteyince, ben de kendi kendime, ufaklık anlamadıysa, kimse anlamamıştır deyip sormaktan vazgeçtim dedim" dedi.
Sınav bitip hoca gidince, sınıftaki 17 çocuk beni aralarına aldılar. Dövecekler neredeyse. Bağrışmalar, itişmeler başladı. O sırada Sabahat Hoca geldi. Herhalde nöbetçi müdür muaviniydi. "Ne oluyor burada" dedi. Ben de durumu anlattım. Kendisinin de odadaki konuşmaya tanık olduğunu söyledim. Sabahat Hoca da çocuklara, "Siz de hiç akıl yok mu? Bir öğretmen, bir arkadaşınız öyle dedi diye, soru çıkarır mı? Her şey arkadaşınızın anlattığı gibi oldu." dedi. Hocanın sayesinde kurtuldum.

Unutamadığınız bir öğretmeniniz var mı?

Vahit Başar’dan fizik dersini alıyorduk. Bizim fizik defterlerimizin ilk forması, iyi bir vatandaşın görevleri, sigaranın zararları , Şinasi’nin bir takım sözleriyle dolu olurdu. Bunlar derslerde anlatılırdı. Bu konular bizim fizik sınavlarının bir numaralı soruları olurdu. Yani 10 soru varsa, biri mutlaka bu konulardan gelirdi. Bunları bilmeyen bir öğrencinin fizikten 10 almasına imkan yoktu. Hatta, bu soruyu yapmayanı geçirmezdi hoca.

Mezuniyet sonrası...
Kabataş’tan 1978 yılında üçüncü olarak mezun oldum. 1980’de Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesini kazandım. İşletme Bölümü, Uluslararası Ekonomik İlişkiler Dalı’ndan mezun oldum. Üniversiteyi kazanır kazanmaz kayıt yaptıramadık. 12 Eylül’den sonra kayıtlar oldu. Birinci sınıftaki bütün dersleri de askerlerin eşliğinde yaptık. Olay çıkmasın diye anfide duruyorlardı. Üniversite ikincisi olarak lisans eğitimimi tamamladım. Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün İktisat Bölümü’nde mastıra başladım.

İş hayatını başlamanız nasıl oldu?

Askerden döndükten sonra, üniversitede dereceye girdiğim için bir çok iş teklifi aldım. Bu tekliflerden birisi Eczacıbaşı’ndandı. Orada işe başlamak için gittim. Oranın ikinci adamı benim manevi abimdi. Oktay Turpar. Oktay Abi, bana bende maliye müfettişi tipi gördüğünü söyledi. Bana, Eczacıbaşı’na her zaman girebileceğimi, ama burada nereye yükselirsem yükseleyim beni tatmin etmeyeceğini söyledi. Beni bir hesap uzmanı tanıdığının yanına gönderdi. Bu olay benim hayatımı değiştiren olayların en önemlilerinden bir tanesiydi. Üstat bana çok büyük moral motivasyon verdi. Girmem gereken müfettişlik sınavında başarılı olacağım konusunda beni ikna etti. Mart ayından temmuz ayına kadar, bitirdiğim okulun ötesinde bir çalışma temposuyla, günde 15 saat çalışarak bu sınava hazırlandım. Marmara Üniversitesi tarihinde Maliye Teftiş Kurulu’na giren ilk kişi ben oldum. Orası genellikle Mülkiye ağırlıklı bir yerdir.
1986 yılının Ekim ayında yazılıyı kazandığım telgrafını aldığımda, aynı gün Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erhan Şener, bir profesör arkadaşının asistanı olarak ABD’ye gitmem için teklifte bulundu.
Çevremdekiler, kurulun sözlüsüne boşuna gittiğimi, beni sadece figüran olarak kullanacaklarını, ne olursa olsun sonuçta yine Mülkiyelileri alacaklarını söylediler. Gerçekten bugün hatırlıyorum, Maliye Bakanlığı’nın bir odasında, yeşil çuhalı bir masanın etrafında 32 aday toplanmıştık. Bunun 27’si Mülkiyeliydi. Hepsi lacivert takım elbiseli, yakalarında rozetleri vardı. Geriye kalan 5 kişi de İstanbul’un çeşitli üniversitelerinden gelen adaylardı. Ben pötikare bir takım elbise giymiştim. Ortama son derece aykırı bir kıyafetti. İşin kötü yanı ilk sözlüye girecek olan kişi de bendim. Yani içeride ne soruluyor, ne yapılıyor hiçbir fikrim olmadı. İstanbul’dan geldiğim için elimde bir Bond çanta vardı.
Çantamda da Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanı duruyordu. Sözlüye girdim Bond çanta elimde. Meğerse, Maliye Teftiş Kurulu geleneklerine göre ters bir durummuş. Kurulun Başkanı Mehmet Bayram Bey, bana "Ahmet Bey, göreve başlamaya hazır ve nazır gelmiş" dedi. Meğerse, oraya öyle bir çantayla girmek hakaret niteliği taşırmış. Ben de tutuk bir adam değildim cevap olarak, "Efendim, o taktir zat-ı âlilerinin" dedim. Önce özgeçmişimi dinlemek istediler. Anlattım. Sonra sorular soruldu. Ama son derece kötü yanıtlar verdim. Çıktığımda son derece kötü hissediyordum. Hatta yanında kaldığım arkadaşıma, "Nasılsa bir daha Ankara’ya gelemeyeceğim. Anıtkabir’i gezmek istiyorum. Beni götürür müsün?" dedim. Ertesi gün sınavı kazandığımı öğrendim. Kazananların 9’u Mülkiyeliydi. Bir tek ben başka bir okuldandım.

Buradaki çalışma ortamını anlatır mısınız?

Maliye Teftiş Kurulu yazılı olmayan; ama çok köklü olan geleneklere sahip olan bir kurum. Tamamen gelenekleriyle yaşıyor. Çünkü 600 yıllık bir kurum. Resmi tarihi 120 yıl ama gayrı resmi tarihi 600 yıl. Fatih Sultan Mehmet döneminde kurulmuş. O dönemde, bizim yaptığımız işi yapanların sıfatı, Bakı Kulu’ymuş. Bakı Kulu, Fatih gibi bir padişaha karşı bile özerk. Yani Fatih’in bile emri hukuki değilse, karşı çıkabiliyorlarmış. Böylesine bağımsız bir kuruluş. Dolayısıyla Maliye Müfettişlerinin geleneğinde, el öpme, etek öpme gibi bir şey yok. O gelenek hiç bozulmadı. Halen böyledir. Çok damıtılmış insanlar bulunur bu kurum içinde. Örneğin eskiden maliye müfettişleri hiç hazır ayakkabı giymezlermiş.
Hep özel yaptırırlarmış. Hatta bu ayakkabıların topuklarına, ses çıkaran özel mekanizmalar yaparlarmış. Bu sayede daireye girdiği zaman, herkes onun geldiğini anlar, oturuşunu düzeltirmiş. Puroları Paris’ten gelirmiş. Adamlar öyle gelir düzeyindelermiş. Hatta Osmanlı imparatorluğunun son döneminde, üç maliye müfettişi kadrosunu, bütçe açığını kapatmak için bir yıl dondurma kararı almışlar. Bunlar, alınmış Bakanlar Kurulu kararları.
Türkiye bürokrasisinde, hiçbir kurum ve kişi de maliye müfettişlerinin elinde bulunan yetkiler yoktu. Rahmetli Turgut Özal bile, "Maliye müfettişlerinin elinde bulunan yetki, başbakan olarak bende yok" demişti bir seferinde. Devletin parası pulu her şeyi bizin denetimimiz altındadır. Çok büyük bir sorumluluğumuz vardır. Böyle bir yetki ve sorumluluk taşıdığı için maliye müfettişleri, girişten itibaren çok zor seçilirler. Yazılı sınavı kazanan her adayın, doğduğu yer, okuduğu bütün okullar, hayatını geçirdiği bütün mekanlara müfettişler gider, sorgulama yaparlar. Adayın yatak odasına kadar girip tetkik yaparlar. MİT, güvenlik araştırması yapar. Sınavlardan geçildikten sonra müfettiş muavinliğine başlanır. Bu, 3 yıl sürer ve bu süreç içerisinde 10 ayrı müfettişle çalışılır. Onlar da sizin her şeyinizi gözler. Bulunduğunuz yerdeki yöneticilerle ilişkileriniz, işe yaklaşımınız. Beraber yemek yerseniz, bıraktığınız bahşişin miktarına kadar dikkat ederler. Az bahşiş bıraktıysanız cimri der, çok bahşiş bıraktıysanız savurgan der. Üstadınızla ilişkileriniz ne boyutta? Yakın mı davranıyorsunuz, uzak mı, yalaka mısınız, değil mi? Bunlara hep dikkat edilir. Çok ölçülü olmak gerekiyor. Ne eğileceksin, ne büküleceksin, ne de ters olacaksın... Bunlarla üç yıl boyunca pişersiniz. Yani dergah gibidir buradaki sistem. Bir rahip gibi yetiştirilirsiniz. Örneğin, biz şunu öğrendik: Odamıza giren kişi memurdur. Onun cinsiyeti yoktur.
Muavinlik döneminizde yapacağız hatalar, hatta sonrasında da, tüm geleceğinizi kaybetmenize neden olabilir. Maliye Teftiş Kurulu bu anlamda, kol bacak kesmekten asla imtina etmez. Muavinlik döneminden sonra, yeterlilik sınavına girilir. Bu sınav tam bir hafta sürer ve kazanmak için çalışmanız gereken sayfa sayısı 10 binin üstündedir. Bir hafta boyunca sınava girip çıktık. Toplam 180 sayfa sınav kağıdı verdim. O günlerde parmağımda oluşan nasırım, hala duruyor. Bu sınavı kazandıktan sonra, maliye müfettişliğine atandım. Bu atamadan sonra bir kimlik verildi.
İşte o kimlik, Turgut Özal’ı da esas duruşa geçiren bir kimliktir. O kimlik der ki; maliye müfettişi bir olaya el koyduğunda, asker sivil herkes emrine girer. Bu kimliğin sorumluluğu hayat boyunca taşınıyor.
1989 yılında maliye müfettişi oldum. 1992 yılında sıram geldi. ABD’ye gittim. Oradaki görevim, ABD bütçe harcamalarının denetimi konusunda araştırmalar yapmaktı. 1994 yılına kadar orada kaldım. Döndükten sonra 4 bankanın incelemesini üstlendim. 1997 yılında Sayın Zekeriya Temizel’in Maliye Bakanı olmasıyla, kendisi İstanbul Defterdar Yardımcılığına gelmemizi rica ettiler, biz de bu görevi kabul ettik. Dört buçuk yıla yakın bir süre bu görevi yürüttüm. 2001 yılında Hazine yönetimindeki değişiklikten sonra buradaki görevime gelmem rica edildi. Bunu da kabul ettim. 2001’den beri de buradayım. Kuruluşundan beri Kadir Has Üniversitesi’nde derslere giriyorum. Geçen yıl İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde doktoramı tamamladım. Bugüne kadar hakemli dergilerde yayınlanmış 100’e yakın makalem var. 4 tane de, ikisi Yapı Kredi Yayınları’ndan olmak üzere edebiyat kitabım var.

Yazıya olan yakınlığınızda Kabataş’ın etkisi ne düzeyde?

Yazma kültürümü Kabataş’a borçluyum. Orada edebiyat hocam Gözde Halazaoğlu’nu minnetle anıyorum. Annem olmadığı için, bana annelik yapmıştır. Velim olmuştur. Sait Faik sevgisini de ondan aldım. Kocası çok büyük bir ticari kuruluşun sahibiydi. Ama kendisi son derece mütevazı, anaç bir hanımdı. Benim yazmama sebep olan Kabataş ortamı ve Sait Faik sevgisidir. Orada başlayan serüven, beni profesyonel anlamda yazarlığa taşıdı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Turne Mektupları” ve “Havalar Soğuk Şimdi”, P Yayınları’ndan çıkan “Yıkıldık Ey İstanbul” ve İş Bankası Yayınları’ndan çıkan “Gülün Adı Sen” adlı kitaplarım var.

İşinizin dışındaki şeylere nasıl zaman ayırabiliyorsunuz?

Müfettişlik döneminde yalnız adam oluyorsunuz. Bu yalnızlığın bir şekilde dışa vurumu oluyor. Edebiyatla, resimle, şiirle oluyor ama oluyor. Hiç unutmam Elazığ’da turnedeyken kaldığım binanın altında, bir Ermeni kökenli, yaşlı berberin dükkanı vardı. Gitmeye karar verdim. Meğerse adam beni izlermiş. Bana maliye müfettişi olup olmadığımı sordu. "Evet" dedim. "Sizler" dedi, "Çok yalnız insanlarsınızdır. Herkesten uzakta, herkese aynı uzaklıkta olmaya dikkat edersiniz, bu da sizi yalnızlığa iter. Bu nasıl bir yalnızlıktır ve siz bununla nasıl baş edersiniz" diye sordu.

İçindekilere dönmek için tıklayın