Derneğimiz              
 
 

KABATAŞ DERGİSİ - SAYI 1

İçindekilere dönmek için tıklayın

Bazı insanlar vardır sohbetleri büyük keyif verir. Saatlerce aynı hazla, aynı ilgiyle dinlersiniz. Onunla konuştukça yeni ufuklar açılır önünüzde. İşte onlardan biri 1947 mezunu bir Kabataşlı: Hakkı Devrim

Ben o ilkokuldan ve ortaokuldan gelen çalışkan sınıf birincisi talebe niteliğimi lisenin ikinci sınıfında kaybettim. Lisenin birinci sınıfında iftihar listesindeydim.

Ben onuncu sınıfta kitaplarla olan flörtümü biraz kaçırdım. Bir sene sınıfta kaldım; ama eğer kitaplar yüzünden olduysa ki biraz öyle oldu çok memnunum.

Şükrü Baban bir gün bana; "Sana bir prensip söyleyeceğim aman bundan şaşma: Fertlerin hürriyetleri anayasayla sağlanmaz. Dünyanın en iyi anayasası bile Türkiye’de olsa kimseye muhtaç olmayacak kadar paran yoksa cebinde o seni kurtarmaz. Hakkı bunu unutma." dedi. Ben unutmadım; ama beceremedim itiraf ediyorum.

İnsanlara diyorlar ki milletlere, toplumlara siz kendi kendinizi yöneteceksiniz. Bu demokratik düzende bu bir hayaldir. Ama bu idealin gerçekleşmesi için şartların başlıcası iyi bir basın yayındır. Çünkü o oyu kullanacak, o tercihi yapacak insanların doğru, yeterli ve namuslu malzemeyle beslenmesi gerekir.

 

Gazetecilikte hakkıyla geçirilen 50 yıl
Hakkı Devrim - Röportaj


Gazetecilikte yarım asrı geride bırakmış olmasına rağmen bugün, aynı heyecan ve azimle mesleğini sürdürüyor Hakkı Devrim. Bu büyük ustayla geniş kültürü, engin deneyimi ve tadına doyulmaz sohbetiyle boğazda geçen lise yıllarını, arkadaşlıklarını ve gazetecilik mesleğini konuştuk.

Okuduğunuz yıllarda Kabataş Erkek Lisesi’nde öğrenci ve öğretmenlerin yapısı nasıldı?

Benim okuduğum 1943-1947 döneminde (bir sene çaktığım için dört sene okudum) Kabataş’ın başlıca özelliği, hocalarının isterseniz yaşlı, isterseniz olgun diyelim o kıvamda insanlar olmasıydı. Aralarında Anadolu’da o zamanki deyimle maarif müdürlüğü yapmış olanlar, lise müdürlüklerinden gelenler, yani idareci, yönetici olarak görev yapmış olanlar vardı. Bizim hocalarımız arasında efsaneleşmiş olanların sayısı çoktu. Bu efsaneler arasında bir matematik hocamız vardı: Kırımlı Faik Hoca. Kendisi katiyen anlatmadı; fakat hakkında duyduğumuz bir olay vardı: Tüm maarif müdürlerinin katıldığı bir toplantıya o devrin Milli Eğitim Bakanı’nın kürsüde olduğu bir sırada salona girdiğinde, sağ elinin cebinde olduğunu ve Bakan’ın da "Faik Bey, Faik Bey elinizi çıkarsanız daha münasip olmaz mı?" diye onu uyardığını ve "Çıkarırım ama bu elimi çıkarırsam beş tane Maarif Bakanı çıkar diye endişe ediyorum." cevabını verdiği anlatılırdı. Böyle hocalarımız vardı. Hıfzı Tevfik Gönensay, çok şık bir çevrenin adamıydı. Faruk Nafiz Çamlıbel, bir defa mektebin en şöhretli hocasıydı. Türkiye’nin de adı sayılı ilk bir iki şairinden biriydi. Kişilik olarak da emsalsizdi. Benim çok talihli bir yanım var; aynı gazetede yazı yazdık sonra.

Hangi gazete?

Tasvir Gazetesi. Ben Yeni Sabah’tan ayrılmıştım. Tasfir gazetesinin bir köşesinde o yazıyor, bir köşesinde de ben. Ben orada genel yayın müdürüyüm işin komikliği. Çok eşi dostu olan, hayatı dopdolu olan bir adamdı. Diğer hocalardan biraz farklıydı. Hoş sohbet adamlar derler ya, işte onlar bir devrin oturup dinleyeceğiniz, ağzından bal akıyor denen insanlarıydı. Faruk Nafiz Hoca da onlardan biriydi. Ben öyle meclislerde bir çok kere bulundum. Daha söyleyeyim size: Haydar Niyazi Bey, Paris Sorbonne’da matematik tahsil etmiş. Arif bey, fizik okumuş Fransa’da. Hani Türkiye’de bütün liselerde böyle hocalar vardı anlamına gelmesin. Benim öyle bir hissim var ki sanki emekliliğine doğru, milli eğitime çok hizmeti geçmiş hocalara biraz da ikram olarak Kabataş Lisesi’nde görev verilirdi. Yarı emeklilik gibi, deniz kenarında… Mesela Samih Nafiz Tansu vardı. O da dışarıda okumuş bir tarihçi.

Hocalarınız arasında hayatınızda özellikle yer etmiş bir isim var mı?

Galip Vardar vardı. Benim için lise hayatımda Galip Vardar, üniversite hayatımda da Alman Yahudilerinden Türkiye’ye gelmiş olan Andrea B. Schwarz çok ayrı hocalar. Onlarda hocalık; çok iyi yaptıkları bir görev olmaktan öte bir üslup, bir sanat haline gelmişti. Galip Hoca’nın dersinde hiç sıkılmazdınız. Galip hoca derse gireceği zaman o bir çeşit ayin, ayrı bir toplantı olurdu. Dinlenir hale getirirdi dersi. Benim mesleğim gazetecilik. Bir haberi, bir bilgiyi okutarak, dinleterek verebilmek. İlgi uyandırarak verebilmek mesleği benim mesleğim. Onun için Galip Hoca bu iletişimin büyük öncülerinden biriydi bence, öğrenci öğretmen ilişkileri bakımından.

Büyük katkısı olmuş hayatınızın gelişiminde.

Evet insanın borcunu ödeyemeyeceği hocaları, büyükleri vardır. Benim için Galip Vardar öyle hocalardan biriydi. Dünya sevgilisi de bir adamdı.

Öğrenciler nasıldı o dönemde?

Biliyorsunuz ki İstanbul’da bugünkü gibi çok lise yoktu. Tenha bir İstanbul 1940’lı yılların İstanbul’u. Ve boğaz köyleri, bizim boğazda yaşadığımız senelerde fakir mahallelerdi. Bebek biraz daha iyiydi. Tramvay orada sona ererdi. Asıl boğaz oradan sonra başlıyor gibi gelirdi. Artık vasıta yok, vapura binip gidebilirsiniz oradan öteye. 43’te girdim ben Kabataş Erkek Lisesi’ne. 2. Dünya Savaşının tam göbeğindeydik yani. Sık sık söylediğim bir görüntü vardı: 40 kişi 45 kişilik sınıflar olur tıka basa. Bilirsiniz saray müştemilatıdır bu binalar. Yüksektir tavanları kapılar uzun. 45 tane çivimsi bir şeylerdir şöyle kancayla takılmıştır duvara çocuklar paltolarını assınlar diye. Ben hiç bir kış günü onların tamamının, hatta yarısının dolu olduğunu görmedim. Yani yarıdan çoğunun sırtına giyecek bir paltosu yoktu. Ben olanlardan biriydim. Asker kaputundan bozma filan da olsa, boyatılmış bir palto da olsa. Ama arkadaşlar süveterlerini yakalarının içine sokarlar, ceket yakalarını kaldırır öyle giderlerdi. Bence bu başlıca özelliklerinden biridir.

Öğretmen öğrenci ilişkileri nasıldı o dönemde?

Hocalarla biz arkadaş değildik. Yaşça da öyleydi, genç hoca çok azdı. Biraz mübalağa üzere saygı vardı hocalara. Ben hocaların yaşlılığının avantajlarından, bahsettim az önce. Ama bu, aynı zamanda bir eksikliği de ifade etmekteydi. Benim kanaatimce onlar tek tek öğrencilerle uğraşacak enerjiden artık mahrumdu. Biz onların çoğuna çok saygı duyardık, ama içlerinde Galip Hocaların sayısı fazla değildi. Bir özelliği daha söyleyeyim; son seneye kadar bizim kadın hocamız yoktu. Erkek lisesiydi adıyla sanıyla. İdaredeki kâtibeler dışında bir dişi varlık bulunmayan bizim mektep, fevkalade kışla havalıydı o bakımdan. Ben ilkokulu Arnavutköy’de bitirdim. Biz boğazlı çocuklar için Sorbonne filan gibi bir yerdi Kabataş Erkek Lisesi. Babamın tayini nedeniyle ortaokulu Adana’da okudum. Ben tam orta mektebi bitirmişken babam İstanbul’a tayin edildi. Uçtum, göklere çıktım ben artık Kabataş Erkek Lisesi’nde okuyacağım diye. Benim için en büyük okul Kabataş’tı. En önemli kişiler bizde öğretim bakımından Kabataş Erkek Lisesi’nin öğrencileriydi Boğaz’da.

Özler misiniz lise yıllarını?

Hocalarımdan özlediklerim var. Behçet Necatigil bizim hocamız oldu. Son sınıftaydık, Zonguldak’tan bir genç adam geldi, bu şair dediler. Genç birini görünce de şımarıyoruz. Onun bir gün etütte üstüne saldırdık. Bir şey yazıyor. "Şiir mi yazıyorsunuz?" "Hayır." diyor. Hoca hoop bastık ki şiir yazıyor. Yakaladık suçüstü. Sonra ben Behçet Necatigil ile arkadaş oldum. Faruk Nafiz Hoca ile aynı gazetede çalıştık. Galip Hoca ile ölene kadar ipi koparmadık. Mektep dışında da buluşurduk. Gelin size bir çay ısmarlayayım derdi. Kıraathanesi vardı Galip Hocanın Şehzadebaşı tarafında. Ben hocalarımı özlüyorum, arkadaşlarımı özlüyorum, ama liseyi özlemiyorum. Bizim de kabahatimizdir bu. Biz bunun hem kabahatlisiyiz, hem o hatadan rahatsızlık duyanlarız. Mezuniyet ertesi Kabataşlılık kavramı Vakfa, Derneğe, oradaki arkadaşların gayretlerine rağmen beni de etkileyecek kadar uzun ömürlü ve süreli olmamıştır. Biz son senelere kadar Kabataşlı arkadaşlar her sene üç beş kere toplanır bir lokantada yemek yerdik. Son senelerde toplanamıyoruz. Çünkü masa o kadar eksiliyor ki. Geçende ben Yılmaz Erdoğan’a sordum: "Ya niye bıraktınız, Bir Demet Tiyatro, ne güzel gidiyordu?" dedim. "Ağabey çok ölen oldu yahu" dedi. Hakikaten düşündüm; bakkal amca öldü, onun çırağı öldü, en son baba da ölünce isyan ettiler. Biz de şimdi birkaç senedir toplanamıyoruz. Halbuki ben, toplanalım da bu sefer, şerefine olamıyor; ama arkadaşların ruhlarına bir kadeh kaldıralım istiyorum. Biz de suçlusuyuz ama Kabataşlılık kavramının devam ettirilebildiği kanaatinde değilim. Acı bir şey, ama böyle.

Nasıl bir öğrenciydiniz lisede? Hocalara bakış açınızı aldık ama hocalar size nasıl bakardı?

Ben o ilkokuldan ve ortaokuldan gelen çalışkan, sınıf birincisi talebe niteliğimi lisenin ikinci sınıfında kaybettim. Lisenin birinci sınıfında iftihar listesindeydim. Onuncu sınıfta kitaplarla flörtümde ölçüyü kaçırdım. Bir sene sınıfta kaldım ama eğer kitaplar yüzünden olduysa, ki biraz öyle oldu çok memnunum. Sonraki sene de iyi bir talebe değildim, ama liseyi bitirdim. Babama sordum "Hukuka mı gideyim yoksa iktisada mı?" Babam dedi ki "Hukuka git. Daha geniş bir ufuktur iktisada nisbetle." Hukuka gittim. Avukat, hakim olmayacağımı çok iyi biliyordum birinci sınıftan itibaren. Hukuku okudum, diplomayı aldım. Son sınıfta da bir ders bıraktık askere almasınlar diye. O sırada zaten İstanbul Radyosu’nda çalışmaya başladım. Henüz mezun olmadan, Son Saat Gazetesi’nde Cihat Baban’la çalışmaya başladım. O arada bir de Türkiye Turizm Kurumunda çalışıyordum.

Beklediğiniz ufku atçı mı size hukuk?

Hayır, ben hukuktan bir şey beklemiyordum, hukukçuluk yapmak niyetim yoktu. Ama gazeteci oldum. Bugün de benim çocuğum, torunum, “Gazeteci olmak istiyorum, ne okuyayım?” derse, iletişim fakülteleri darılmasınlar ama derim ki hukuk oku, tarih oku, sosyoloji oku, iktisat oku. Bir disiplini yaşa, iletişim fakültelerine de devam et. Ben öyle yaptım. Benim bütün vaktim edebiyat fakültesinde geçerdi. Oradaki dersler beni çok daha fazla ilgilendiriyordu. Hilmi Ziya Ülgen, Sabri Esat Siyavuşgil, Ali Nihat Tarlan, Mehmet Kaplan, Sabahattin Eyüboğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın talebesi oldum. Hukuk hocaları beni bu kadar ilgilendirmiyordu açıkçası. Fransız filolojisine ciddiyetle gittim. Türkolojiye ve felsefeye de çok gittim. Misafir öğrencilik vardı o zaman, çok küçük bir harç parası ödeyerek istediğiniz derslere girebilirdiniz. Ben hukuktan faydalandığımı düşünüyorum. Gazetecilikte çok gerekli. Hatta ekonomide biraz bilgisiz olmanın rahatsızlığını da duyuyorum. Benim bir konuda tereddütüm var. Bir uzman olmak iyi midir diye. Çünkü gazeteci, uzmanın tam zıttıdır. Hatta bana sorarsanız uzmansa, onun gazeteci olma şansı yoktur. Yani rahmetli Cihat ağabeyin deyişiyle makarada ipin ucunu bulacak kadar o işi bilen adamdır gazeteci. Çeker makaradan ip gelir. Ben uzman olmak istemiyorum bir şeyde. Ama ben gazeteci olacağım diye de başlamadım bu hayata. Gazeteci olacağım diyen adam bir alanda uzmanlaşamayacağını hissetmiş bir adamdır. Harc-ı âlem bir adamdır. Gün be gün yaşayan bir adam demektir. Çok matah bir pozisyon değildir yani.

Peki hayatta hiç olmazsa olmazlarınız var mı?

Benim için şu anda olmazsa olmaz mesleki bir şey değil. Çok küçük çocukları görüyorum. Böyle bir torunum yok. Bunun yokluğunu tahmin edemeyeceğiniz kadar hissediyorum. Samimiyetle söylüyorum, çok başka bir şey. Sanki ölüme yaklaşırken insan, tabiatın size verdiği o korkuyu hafifletme vesilesi küçük çocuk.

Çocuklarınız bu beklentinizden haberdar mı?

Şimdi büyük torunum diyor ki: "Dede bu lafla olmaz, sen de bizi mali açıdan takviye et , biz çaresine bakalım." Ondan da korkuyorum, erken evlilik de insanın nefesini keser. Samimi söylüyorum çok özlüyorum. Yani daha sağlıklı kadınlarla evlenmek lazım. Şöyle beş altı çocuk doğurabilsin. Benim iki çocuğum var. Halbuki şöyle dört çocuk yapsaydım. Aile çok önemli bir kurum benim için. Bu sene 50. senesi evliliğimizin. Ben çocuklarıyla gurur duyan bir adamım. Şimdi torunlarım var. 75 yaşına da geldim. Fakat insan doymuyor. Yani biraz dayansam da torunlarımın çocuklarını görsem. Bu demektir ki çok büyük bir noksan hissetmiyorum ben hayatımda. Ama şunu tavsiye ediyorum: Bazen bana diyorlar ki iyi ediyorsun çalışmakla, herkes bırakmış, sen devam ediyorsun. Ben gene çalışırdım. Ama çalışmasam da yaşayabilecek halde olmak isterdim. Üniversitedeki bir hocamla daha sonra aynı gazetede yazı yazdım. Bu kişi iktisat profesörü Şükrü Baban’dı. Benim çok hayran olduğum, beni çok etkilemiş bir hocamdır. O, bir gün bana; "Sana bir prensip söyleyeceğim, aman bundan şaşma: İnsanların, fertlerin hürriyetleri anayasayla sağlanmaz. Dünyanın en iyi anayasası bile Türkiye’de olsa, kimseye muhtaç olmayacak kadar paran yoksa cebinde, o seni kurtarmaz. Hakkı, bunu unutma." dedi. Ben unutmadım, ama gereğini de yapamadım.

Kaç yıl oldu gazetecilikte?

1951-52’de başladım. Elli seneyi geçti.

Hakkı Devrim olarak gazeteciliğin hakkını verdiğinizi düşünüyor musunuz bu 50 yılda?

Buna, mesleğini seven hiç kimsenin evet diye cevap verebileceğini zannetmiyorum. Bir defa gazetecilikte artık yabancı dil şart. Biz Kabataş’ta yabancı dil öğrendik diyemem. Ben Fransızcayı sökmek için çok gayret sarfettim. Liseyi bitirdikten sonra bursla Fransa’ya gidebilmek için lejyonlarda asker olarak çalışmayı bile denedik. Ama savaş ertesi hiç bir imkan yoktu. Benim Fransızcam çok iyi değil. Yabancı dil olmadan gazetecilik çok zor. Hem günlük pratikte hem kaynaklara inmekte. Cihat ağabeyin (Baban) bir sözü var. Bu mesleğinizden tatmin olmak, olmamakla alakalı bir şeydir. Derdi ki: "Ertesi gün istediğin yazıyı gazetenin istediğin yerine koyma gücün yoksa sakın kavgalara girme. Burada bıraksak bu işi iyi olacak derler. Kavgaya girerseniz orta yerinde bu ikazı alırsınız." Tabii ki ben de her zaman istediğim yazıyı, istediğim gün, istediğim yere koyabilme gücüne sahip olmak isterdim. Geçici ve kısa bir süre bu oldu, ama artık kolay değil, servet sahibi olmak lazım. İnsanlara diyorlar ki milletlere, toplumlara siz kendi kendinizi yöneteceksiniz. Bu demokratik düzende bu bir hayaldir. Ama bu idealin gerçekleşmesi için şartların başlıcası, iyi bir basın yayındır. Çünkü o oyu kullanacak, o tercihi yapacak insanların doğru, yeterli ve namuslu malzemeyle beslenmesi gerekir. Ben bütün dünyada basının bu bakımdan kendi yaptığı işle gurur duyacak durumda olduğu kanaatinde değilim. Gazeteciliğin bütününden çok rahatsızım. Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada bu böyle. Şu anda her şeye rağmen halime şükredecek durumdayım. Mesela bir televizyonda çalışıyorum ki ben onu seviyorum. Bir gazetede çalışıyorum ki ikinci sayfasında burnuma uzatılmış ayak resimleri, o seviyenin daha altında dedikodu haberleri olan bir gazete değil. Orada bir ferah nefes alıyorum hiç değilse. Televizyonda program yapıyorum, onu çağırma, onunla konuşma diye bir tek cümle edilmedi bana. Yol boyu hiçbir şey olamadımsa namussuz da olmadım. Namussuz denilebilecek bir davranışım olmadı. Onun da rahatlığı var. Bu meslek çok kolay yoldan çıkılabilir bir meslek. Siyaset de öyledir. Toplumla karşı karşıya yapıyorsunuz. Hep kendinizi beğendirme durumundasınız. Zor bir şey. İstediğiniz kadar doğru yazın onu okunur bir şekilde yazmazsanız hiçbir anlamı yoktur. Ben çok ehemmiyet veriyorum bu mesleğe. O zaman bu meslekte benim mutlu olmam mümkün değil, öyle değil mi? Gazetelerden farklı bir şey bekleniyor şimdi. Allahın garibi gazete, televizyonla yarış etme hevesine kapılmış. Böyle kırmızı renklerden geçilmiyor. Siz artık görüntüyle ön planda duracak halde değilsiniz ki böyle şeyler yaparak. Ben anlamıyorum, herhalde bir bildikleri var çocukların günü gününe bu işi takip ediyorlar. Ama benim fikrim böyle.

Son olarak kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Ben insan egoizmini, insanın kendisinin de bir egoist olduğunu, bencil bir yapısı olduğunu bilmesini felsefenin baş şartı sayarım. Bir tehlike geldiği zaman önce kendimi koruma refleksimi hala muhafaza ediyorum. Bu birinci halka. İkinci halka benim ailem var. Üçüncü halka mesleğim var, dostlarım, yaşadığım şehir var. Dördüncü halka benim memleketim var. Böyle açılan bir adamım ben. Burada otururken Brezilyadaki adama birdenbire gidemem. Benim realitem bu, bunun içinde rahat ediyorum. Bu gözle görüyorum ben kendimi ve dünyayı.

İçindekilere dönmek için tıklayın