Derneğimiz              
 
 

KABATAŞ DERGİSİ - SAYI 1

İçindekilere dönmek için tıklayın

Bugün geldiğim noktayı sorgulamak istemiyorum; ama geldiğim noktayı ben Kabataş’taki o ağır deneyime borçluyum... Dün masaya oturdum ve 9 saat durmadan yazı yazdım. İnsanlar bu kadar saatte, buradan Konya’ya gidiyor. Hocalarımız bize: "Çok yakınıyorsunuz, çok yıpranıyorsunuz biliyoruz; ama bakın göreceksiniz, burada aldığınız eğitim ileride çalışma disiplini olarak yansıyacak hayatınıza." derlerdi.

Kendilerine dayatılanı yaşarsa insanlar, yıllar sonra bir sorgulama yaptıklarında yıllarının boşa geçtiğini görecekler. Asıl çöküntü o zaman başlayacak. "Ben böyle bir yaşam istemedim." diyecekler ama o zaman da orta yaşa gelmiş olacaklar ve geriye dönüşü de olmayacak o yolun. Bir hayat harcanmış olacak. Bunun bedeli çok ağır.

Kimse ölmez mutsuzluktan. Ama böyle yaşamak yaşamaksa... Masumiyet olmadan sevgi olmadan yaşanabiliyor. Ama masumiyet ve sevgi olduğu zaman yaşanan şey çok farklı. Ayrıldığım bir sevgilime söyledim: "Sensiz ölmüyorum, yaşanıyor. Ama ben senle ölmeyi istemiştim" diye. Tabi anlamadı ama neyse.

 

Gençlere nasıl bir Türkiye bırakıyoruz?
Özcan Köknel - Forum


Deneme, öykü, şiir, röportaj, köşe yazısı gibi farklı alanlarda eser veren bir Kabataşlı Cezmi Ersöz. Temel olarak kullandığı insan olgusundan yola çıkarak gerçekçilik ve duygusallığa verdiği ağırlıkla yazan biri… Cezmi Ersöz’le Kabataş Erkek Lisesi’ne giriş öyküsünden başlayarak, edebiyat dünyasına uzanan çok keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Lise hayatınız nasıl başladı? Kabataş Erkek Lisesi’ne girişinizde neler etkiledi sizi?

Ailemin isteğiyle girdim. Çok beğenilen, seçkin bir okuldu. Halen de öyle. İyi bir eğitim alacağımı umdular. Özellikle de babam. Çok zor koşullarda girdim okula. Çok da ilginç bir anım var bununla ilgili. Evimiz Suadiye’deydi, okul da Ortaköy’de. Yatılı olmam gerekiyordu. Çünkü yol çok uzun. Müdür ve yetkililer babamdan, beni okula yatılı vermesini istemiş. O zamanlar köprü de yok. Üç araçla gelip, üç araçla geri dönmem gerekiyordu. O yıllar ailemizin ekonomik durumu elverişli değil. Babam borçlu. Çok sıkıntıdayız. Eğer yatılı okursam, okula bağış yapmak gerekiyor. Babam da o zamanlar o bağışı ödeyemeyecek durumdaydı. "Ben çocuğumu gündüzcü yazdırmak istiyorum" demiş. Özellikle Müdür karşı çıkmış bu duruma: "Çocuğunuz ilk dönem ikmale kalır, ikinci dönem de okuldan atılır. Gidip gelmek çok zor olur, derslerinden geri kalır." demiş. Babam da ne yapsın? Bağışı ödeyemeyecek, yazdırmak da istiyor beni okula. Ben bu tartışmalara şahit oldum. Babam çok öfkelenmişti. Benim için son derece trajik bir andı o. Çok kolay sinirlenmeyen bir insandı. Ama bu diretme ona biraz ağır geldi. Benim yanımda da mahcup olmak istemiyordu. Eğer beni okula yazdıramasaydı küçük düşecekti. Sonra hiddetle müdürün odasına girdi. Orada tartıştılar. Ben kapıdaydım. Çıktığında kıpkırmızıydı yüzü. Öfkeden titriyordu.

"Ne oldu baba, hallettin mi?" dedim. "Tamam seni okula gündüzcü olarak yazdırdım" dedi.

Babam subaydı. Hep beylik tabancasıyla dolaşırdı. Müdürün odasına giriyor. Müdür, çocuğunuz belge alır, okuldan atılır falan deyince. "O sizin sorununuz değil, benim sorunum. Siz buna karışmayın." demiş. Müdür diretince, babam da adamın masasına tabancayı koymuş. Adamın gözleri fal taşı gibi açılmış. "Siz kimsiniz?" demiş. Babam da asker olduğunu söylemiş. "Çocuğumu alıyor musun, almıyor musun?" demiş. Adam tabancayı görünce başka çaresi kalmamış. Yani ben Kabataş’a silah zoruyla girdim. Yol boyu yürüdük, Ortaköy’den Beşiktaş’a doğru. O ağaçlıklı yolda yürürken, ben o zaman 14 yaşındayım, "Oğlum, gemilerimizi yaktık." dedi.

Bu laflar bana çok ağır geldi. "Ne gemisi baba?" diye sordum. "Ben müdüre çok ağır konuştum. Oğlum, bu okulu çok büyük başarılarla bitirecek. Siz onu almamakta direttiniz, bu hareketinizden dolayı utanacaksınız." demiş. Bu, benim omuzlarıma çok büyük yükler getirmişti.

Çok zorladı mı sizi Kabataş? Öğrenciliğiniz nasıl geçti?

Hiç unutmuyorum Kabataş’ın ilk dönemi çok zordur. Girer girmez yıldırıcı bir ortam vardır. Notlar çok düşüktür. Kıyasıya bir zorlama vardır öğrencileri. O kadar ağır bir ders yükü vardı ki, ben birden bire şoke oldum. Notlar da çok kıttı. Çok çalışmama rağmen, ilk dönem iki zayıf geldi. Onlar da 4’tü. Karnemi babam gördü. Çok utanmıştım karnemi gösterirken. İki zayıfa çok bozuldu. "Teessüf ederim size." dedi. Bu laf bana çok ağır geldi. O gece çok üzüldüm. Müthiş bir performansla yüklendim derslere. İkinci dönem teşekkür aldım. Ondan sonra lise ikinin ilk dönemi teşekkür, ikinci dönemi taktir, lise üç ilk dönem taktir, ikinci dönem okul ikinciliği oldu. Not ortalamam 8.6’ydı. Sabah 5’te yola çıktığımı hatırlıyorum. Öğleden sonra 4’te çıkardım okuldan, 7’de evde oluyordum. Çok az uyuyabiliyordum yani. Gece 11-12’ye kadar aralıksız çalışıyordum. Sonra 5’te kalkıyordum. Ve bu tempo 3 yıl sürdü. Ben hayatımın hiçbir döneminde bu kadar yorulduğumu, yıprandığımı hatırlamıyorum. Kabataş’ı bitirdikten sonra üniversite bana çok hafif geldi. Gördüklerimi dersten bile saymıyordum. Kabataş’ın bende hala devam eden olumlu etkisi şudur: O dönemde kazandım ben ne kazandıysam. Çalışma disiplinini kastediyorum. Mesela uzun süre masa başında oturup, kitap okuma yeteneğini orada kazandım. Ben şu anda bile 10 saat masa başından kalkmadan kitap okuyabilirim.

Hocalarla aranız nasıldı? Hayatınızı etkileyen bir hoca var mıydı?

Kimya hocamız vardı; İncilay Hanım. Bana çok büyük etkileri oldu. Çok güzel hocalarımız vardı. Beden eğitimi öğretmenimiz Sırrı Bey. Edebiyat öğretmenimiz Ayten Mutlu. Bir anne gibi şefkat, bir baba gibi dostluk gösterirlerdi. Bizi yüreklendirirlerdi hep. Garip bir okuldu. Bir anlamda geleceğin temelleri atılıyordu orada. Sadece dersler değil, hayat bilgisi, hayata nasıl bakılır, kaliteli bir hayat nasıl sürdürülür? Bunların da eğitimini alıyorduk biz. Edebiyata düşkünlüğüm o zamanlar başladı. Üniversiteye girmek için fen bölümünü seçtim. Ancak ben fen bölümü okumak istemiyordum, edebiyat okumak istiyordum. Gizli gizli edebiyat bölümüne gider, onların sınıflarına oturur, hasret giderirdim. Küçücük bir edebiyat bölümü vardı ve pencerelerinde saksılar vardı. Sardunyalar, menekşeler vardı o saksılarda. O kadar rahat bir bölümdü ki, adamlar saksılarda çiçek büyütüyorlardı. Okulun dışında bir bölüm gibiydi. Çok dingin ve huzurluydu. Hayat kokardı orası. Soluk alıp verirdi o sınıf. Herkes fen okumak istiyordu. O sınıflar 80-90 kişilik sınıflardı, edebiyat sınıfında 30 kişi vardı. Onlara çok özenirdim ben. Edebiyatın o büyük okyanusunda kulaç atıyorlar diye. Fen bölümünün o ağır dersleri altında ezilirken, bir gün ben de edebiyatçı olursam bu huzura kavuşacağım diye mutlu olurdum. Kabataş’tan sonra beni hiçbir şey yıkamadı zaten. Ben oradan geçtim ya hocam, oradan çıktım ya, artık sırtım yere gelmez. Bugün geldiğim noktayı sorgulamak istemiyorum; ama geldiğim noktayı ben Kabataş’taki o ağır deneyime borçluyum. Dün masaya oturdum ve 9 saat durmadan yazı yazdım. İnsanlar bu kadar saatte, buradan Konya’ya gidiyor. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Bir kitabı bitirmeden kalkmam masadan. Hocalarımız da bize böyle söylemişlerdi. "Çok yakınıyorsunuz, çok yıpranıyorsunuz biliyoruz; ama bakın göreceksiniz, burada aldığınız eğitim ileride çalışma disiplini olarak yansıyacak." derlerdi.

Edebiyat sınıflarına gidip gelirken hissettiğiniz, ben de kavuşacağım dediğiniz dinginliğe kavuştunuz mu mesleğinizle?

Kavuştum tabii. Çok severek yapıyorum yaptığım işi. Özlediğim bir şeydi. Yazarak hayatımı sürdürebilmek benim için bir mucizeydi. Ancak bugün hayatımın programını ben yapıyorum. Zaman bana ait. İstediğim zaman yazarım, istediğim zaman yazmam. Sabaha karşı oturup yazı yazmaya başlayabilirim. Benim de kendime göre sıkıntılarım var elbette. Ama benim için acı olan şey, sabah 8 akşam 5 bir işyerinde mesaide olmak. Başkalarının kontrolü altında olmak. Onların direktifleriyle yaşamak. Herhalde bundan sonra bana çok acı verir bu. Şimdi, hayatımı ben planlıyorum. Özgürlük, başka türlü tadını alamayacağınız bir şey. Paranın satın alamayacağı bir şey. Hayatta iki şeyi satın alamazsınız: Aşkı ve özgürlüğü.

Okulda hiç yazdınız mı?

Şiir yazardım. Edebiyat derslerim çok iyiydi, hep ön plandaydım. Diğer derslerde o kadar ön planda değildim. Genelde ezberlerdim yani. Yine de 8-9 alırdım o derslerden. Ama edebiyat benim için çok önemliydi. Okulda başınızdan geçen ilginç olaylar var mı? Eski mezunlarda bilir. "Çılgın" lakaplı, çok uzun süre okulumuzda fizik öğretmenliği yapmış bir hoca vardı. Yanılmıyorsan adı Nüzhet Tüzün’dü. Bir rivayete göre, Süleyman Demirel’in de hocasıymış. Çok yaşlı olduğu halde okula geliyordu. Değişik bir hocamızdı. Marjinal bir yapısı vardı. "Çılgın" lakabı, tuhaf yöntemlerinden geliyordu. Çok asabi ve kuralcı bir hocaydı. Notları çok kıttı. Okulda kimseden çekinmez, müdüre bile posta koyardı. O kadın doğuştan tuhaf bir kadındı. Mesela, eskiden belediye otobüslerine herkes arkadan binerdi. Arka taraftaki biletçiden bilet alınır öyle binilirdi. Bir gün baktım hocamız da otobüste. Saçları her zamanki gibi dağınık, yataktan yeni kalkmış gibi, yüzünde yoğun bir makyaj vardı. Hocayı benimle beraber gören arkadaşlar, korku içinde ters tarafa doğru kaçmaya başladı. Ben arkada sıkışıp kaldım. Hoca beni görmesin diye pencereden dışarıya bakıyorum. Çünkü gördüğü anda azarlayabilir. Orada sizi sözlü yapıp, not bile vermeye kalkabilir. Her an her şey beklenebilir, "Çılgın" dan. Tam o anda, biletçi çok büyük bir gaflette bulundu ve "Hanımefendi bilet aldınız mı?" diye sordu. Böyle bir gaflette nasıl bulunur bir insan anlam vermek imkansız. Biletçiye sert bir bakış fırlattı, "Utanmıyor musun, ben 35 senelik hocayım, bana bilet nasıl sorarsın alçak adam?" diye azarladı. Biletçi çok utandı, özür diledi. Zaten biletçilerin çoğu tanırdı hocayı. O yeni işe başlamış. Hocanın benimle ilgili düşüncelerini tam bilmiyorum ama, bir yazılıda bana "-3" verdi. Hayatımda ilk defa böyle bir not aldım. Herhalde dünya tarihinde de böyle bir not yok. Notu açıkladığında, "Hocam nasıl –3 alıyorum?" diye sordum. "Hayvan, köpek otur yerine" dedi. Sonuçların hepsini yanlış yapmışım. Buna göre 0 almam gerekiyordu. Bulduğum sonuçları kırmızı kalemle vurgulamadığım için buralardan da not kırmış. Böylece –3 almışım. Aslında çok asabi, hırçın görünmesine karşın, çok sevecen bir hocaydı. Bunu sene sonunda anladık. Çok umutsuz insanları geçirmişti. Biraz eski kafalı bir hocaydı. Öğrencileri kontrol altında tutmak için böyle davranıyordu herhalde. Biraz da haklılar. Bizden bir önceki dönemdekiler, okula dansöz getirmişler. Bu büyük bir skandala yol açmış. Kayıkla okula dansöz getirip, sabaha kadar yatakhanede alem yapmışlar. Bunu yapan öğrencilerin bir çoğu da atılmış okuldan. Bize uygulanan baskının bir nedeni de buydu. Ben o okulda, sabahları tıraş olan öğrenciler görürdüm. Onları ilk gördüğümde öğretmen zannettim. Meğer 6-7 senedir okulda olan öğrencilermiş. Onlar için okul hayatı cezaevi hayatına dönmüştü. Bizler için de kısmen öyleydi. Mesela kapıya yaklaşmak imkansızdı. Gardiyan Ahmet dururdu kapıda ve onu aşmak imkansızdı. Okuldan kaçacaksanız, bir kere kapıyı unutacaktınız. Benim Gardiyan Ahmet’ten yediğim dayağın haddi hesabı yok. Geriye tek yol deniz kalıyordu. Geceleri kayıklar yanaşırdı. Bizi alıp Ortaköy’e götürürlerdi. Müdür Muavini İbrahim Bey’in, okulun sahil tarafından, kırmızı arabasıyla sigara içen öğrencileri kovaladığını hatırlarım ben. Mesela aniden kantinin kapıları kapatılır üstümüze. "Eller havaya, kimse kıpırdamasın!" denirdi. Üstler aranırdı, sigaralar çıkardı ortaya. Çok öğrencinin başı garip olaylar yüzünden belaya girerdi. Hatırlıyorum, arkadaşlardan biri, okulun kedisiyle uyuduğu için ceza almıştı. Disiplin Kurulu, "Niye kediyle uyudun?" diye sorunca, O da; "Efendim kaloriferler yanmıyordu, ısınmak için kediyle uyudum. Başka bir amacım, gizli bir emelim yoktu." demiş. Sanırım çocuğa ceza verdiler ve kediyi de 3-4 gün okuldan uzaklaştırdılar. Bunu iyi hatırlıyorum. Kediyi bir süre görmedik. Kabataş’tan sonra hangi üniversiteye girdiniz?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde Siyaset ve Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirdim.

Yazı üniversitede mi başladı?

Evet, üniversite üçüncü sınıftan sonra yazıya başladım. Siyasi olaylar çok yoğundu, can güvenliğimiz yoktu. Politik çatışmalar, kavga ve şiddet ortamı vardı. Dingin bir ortam yoktu. Sağlıklı düşünmemiz imkansızdı. Edebiyat huzur ister, konfor ister, sağlıklı ortam ister. Ama insanların öldürüldüğü, gözaltına alındığı bir ortamda sağlıklı düşünmek mümkün olmuyordu. Benim üniversite yıllarım, Türkiye’nin en karanlık dönemiydi. Siyasi çatışmaların en yoğun yaşandığı zamanlardı. 1977-81 arası. Zaten son sene darbe oldu. Kabataş, dersler açısından ne kadar sıkıcı, disiplinli ve katıysa, üniversite yıllarım da şiddet olaylarının ayyuka çıktığı, artık can pahasına okunduğu bir dönemdi.

Okur kesiminiz ağırlıklı olarak gençler. Bunu neye bağlıyorsunuz? Türkiye’de en çok okuyan kesim gençler. Özellikle de üniversiteli gençler. Benim yazılarım gençlere daha çok hitap ediyor çünkü duygu ağırlıklı yazılar. Henüz sistemin içerisine girmemiş, parasal ilişkilerin içerisinde duygularını heyecanlarını yitirmemiş insanlara dönük yazılar benimkiler. Benim yazılarım, ertelenmiş ya da bastırılmış duyguları olan insanlara acı veriyor. Çünkü unutmak istiyorlar. O hesaplaşmayı yapmak istemiyorlar artık. Çünkü insan yüzleştiği vakit kendisiyle, sistemle bir şeyleri sorgulamaya başladığı zaman uyum sağlaması zorlaşabilir. Ama genç bir insanın böyle bir uyum sağlama ihtiyacı yok. Çünkü henüz rasyonel ilişkilere girememiş.

Kendilerinden bir şey vermeden, bir şeyleri kaybetmeden o ilerlemeyi sağlayamazlar mı?

Çok güç. Şizofren olması lazım insanın. Yani hem o duyguları içinde yaşatacak, hem bastıracak, hem her şeyi algılayacak sonra da işyerinde yükselmeye çalışacak. Bu büyük bir gerilim. Her insan bu gerilimin altından kalkamaz. O zaman herkes bir standartlaşmaya doğru gidiyor... Elbette. Belli bir yaştan, düzeyden sonra kendini bir kalıba oturtuyor insan. Üstelik bu kalıp kendi hazırladığı kalıp da değil, başkalarının dayattığı bir kalıp. Otomatiğe bağlanıyor, sorgulamayı bırakıyor, hep sonrasına erteliyor ve bir koşuya başlıyor. Çoğu kez başkasının olan, sahte bir hayatı yaşıyor. Her gün aynı şeyleri yaşamaya başlıyor... Monoton bir hayat. Benimsemediği şeyleri benimsemiş gibi görünen, ilgilenmediği şeylerle ilgileniyormuş gibi yapan, onaylamadığı şeyleri onaylamış gibi görünen bir insan çıkıyor ortaya. Sadece yutkunarak yaşayacak. İnsan böyle bir dönemde benim yazılarımı okursa, ciddi bir hesaplaşmaya girmesi gerekir. Ya da saçma, akıl dışı, mantık dışı bulacaktır. Yani kendisini öyle savunacaktır.

Ne tarz tepkilerle karşılaşıyorsunuz?

Genelde olumlu karşılanıyorum. Bende kendilerini bulduklarını söylüyorlar. Yalnız olmadıklarını anladıklarını söylüyorlar. İnsanlar gerçekten çok yalnız. İçlerinde taşıdıkları duyguları sadece kendilerinin hissettiklerini zannediyorlar. Kendilerine benzeyen insanlardan etraflarında çok da fazla göremedikleri için de kendileri tuhaf, sıra dışı ya da deli gibi görüyorlar. Bunları yazan birisini görünce, yalnız olmadıklarını görüyorlar. Benim yazdıklarım ideolojik manifestolar değil elbette. Böyle kalıplara sokmak istemiyorum insanları. Ama kendileri olarak yaşamanın yollarını da göstermeye çalışıyorum. Kendisi olarak yaşamadıkları için hayatlarını, büyük bir boşlukla yüzleşecekler ileride. Kendilerine dayatılanı yaşarsa insanlar, yıllar sonra bir sorgulama yaptıklarında yıllarının boşa geçtiğini görecekler. Asıl çöküntü o zaman başlayacak. "Ben böyle bir yaşam istemedim." diyecekler; ama o zaman da orta yaşa gelmiş olacaklar ve geriye dönüşü de olmayacak o yolun. Bir hayat harcanmış olacak. Bunun bedeli çok ağır. Çok genç yaşlarda bu sorgulamalar yapılırsa, ilerde yaşanacak olan o büyük boşluk duygusuyla çoğu kez karşılaşılmaz, karşılaşılırsa da üstesinden gelinebilir. Gençler bu sorgulamayı yaptıklarında, bu bir başkaldırı olarak algılanıyor. Aile ve öğretmenler de baskı altına alıyor onları.Tabii aile bunu yapacaktır. Sonuçta aile de bir ideolojik yapılanma. Sistemin de en küçük birimi.

Bu yönde eleştirilere maruz kaldınız mı?

Belli bir yaşın üzerindekiler bu konuda eleştiri getiriyor. Tabii onlar realiteyi kabullenmişler. Bunu sorguladığınız anda canları sıkılıyor. "Hayatın gerçekleri de var." diyorlar. "Bu kadar duygusallığa gerek yok." diyorlar. Bunları anlatarak, insanların işlerini zorlaştırdığımı söylüyorlar. Realiteyi anlamalarını geciktirdiğimi söylüyorlar. Gençler de kendilerine anlatılanla karşı karşıyalar. Belli kalıplar içerisinde büyüyorlar. Bugün hangi ana-baba, "Tamam çocuğum. Sen ne yaparsan yap ben arkandayım" diyebiliyor. Evet, "Mutsuz olsun; ama başarılı olsun" mantığı var. Kişi mutsuz olsun, yaratıcılıktan uzak olsun, sorgulamasın; ama başarılı olsun, gerisi önemli değil büyükler için. Ekonomik anlamda özgürlüğünü sağlasın, bu yeterli sayılıyor. Ama çocuğun geceleri kendisiyle baş başa kaldığı zamanlar neler hissettiği, nasıl hayıflandığı önemli olmuyor. Gençlerin bunun çok da farkında olabildiklerini sanmıyorum. Vallahi ben görüyorum böyle insanları. "Ne yapıyorum ben, bu yaptığım iş anlamlı mı?" diyen insanların sayısı çok fazla. Ekonomik anlamda son derece iyi olan; ama hayatın içerisinde kendisine bir anlam verememiş ve böylesi soruları kendisine soran çok arkadaşım var. Gerçek sevgiyi, aşkı yaşayamamış, her boşluğu parayla doldurmaya çalışan insanlar bunların çoğu. Gündüz işyerinde kendinden çok emin, güçlü görünebilir. O maskeyle yaşayabilir. Kimse ölmez mutsuzluktan. Ama böyle yaşamak yaşamaksa... Masumiyet olmadan sevgi olmadan yaşanabiliyor. Ama masumiyet ve sevgi olduğu zaman yaşanan şey çok farklı.

Anlayışlı insan bulmak da zor.

Çok zor tabii... Edebiyatın işlevi de budur zaten. Edebiyat size farklı insanlar sunar. Tek bir hayat olmadığını, bildiğinizden farklı bir hayat olduğu gerçeğini sunar. Sizi hayatın ayrıntılarına çağırır. Yaşadıklarını sorgulattırır. Bunu sadece ben yapmıyorum. Bütün edebiyatçılar bunu yapar. Edebiyat insanın kafasını karıştıran bir şeydir. İyi ki kafamız karışıyor. Ben kafası karışmayan insandan korkarım zaten. İyi, yaşa sen o zaman robot gibi. Ne çıkarsa o karışıklıktan çıkar. Edebiyat insanın uykusunu getiren bir şey değildir. İnsanın canını acıtır, başını belaya sokar. "Ben uykum gelsin diye 3-4 sayfa okuyorum." diyen insanlara kızıyorum. O zaman git sakinleştirici al. Kitap senin uykunu getiriyorsa ya o kitap, kitap değildir ya da sen anlamıyorsundur. Ben Dostoyevski okurken, üç gün ateşler içinde yattım. O beni düşünmedi kitabını yazarken. Öğreten adam olmak istemiyorum. Benim yazılarımın üslubunda böyle bir şey yoktur. Ben bütün sorunları ve çözümleri kendi üzerimden anlatırım. Oradaki kahraman aslında çok da başarılı ve mükemmel bir insan değildir. Hataları, zaafları vardır. Çaresizlikleri vardır, ölümü düşünür, kendisini yetersiz hisseder... Bu anlamda da seviliyor benim yazılarım. Çünkü insanların kafalarına bir şey çakmıyorum. O üstten bakan, "tanrı edebiyatçı" üslubu yok bende. Bugün geldiğim noktayı sorgulamak istemiyorum ama geldiğim noktayı ben Kabataş’taki o ağır deneyime borçluyum.

İçindekilere dönmek için tıklayın